<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Mnazim.com - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.mnazim.com/</link>
		<description><![CDATA[Mnazim.com - http://www.mnazim.com]]></description>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 11:54:57 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[bu vatan hepimizin..]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-bu-vatan-hepimizin-1084.html</link>
			<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 11:23:12 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-bu-vatan-hepimizin-1084.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://a4.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/298761_297237973625988_228090980540688_1411251_926272124_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 298761_297237973625988_228090980540688_1...2124_n.jpg]" /><br />
<br />
anlayan anladı..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://a4.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/298761_297237973625988_228090980540688_1411251_926272124_n.jpg" border="0" alt="[Resim: 298761_297237973625988_228090980540688_1...2124_n.jpg]" /><br />
<br />
anlayan anladı..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[burası istanbul.inanasım gelmiyor.]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-burasi-istanbul-inanasim-gelmiyor-1083.html</link>
			<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 10:05:52 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-burasi-istanbul-inanasim-gelmiyor-1083.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.yeniresimler.net/data/media/57/kis_manzaralari.jpg" border="0" alt="[Resim: kis_manzaralari.jpg]" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.yeniresimler.net/data/media/57/kis_manzaralari.jpg" border="0" alt="[Resim: kis_manzaralari.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[politik bi fıkra istermisiniz ?]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-politik-bi-fikra-istermisiniz-1082.html</link>
			<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 09:59:49 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-politik-bi-fikra-istermisiniz-1082.html</guid>
			<description><![CDATA[Tayyip'le Bush ilk bulusmalarinda birbirlerine hava atarlar...Bush, Tayyip'e "Bizde öyle bir teknoloji var ki, ölüyü diriltiriz" der. Tayyip altta kalmaz ve karsilik olarak "Bizde öyle bir teknoloji var ki,partimizin bütün üyelerine 100 metreyi 3 saniyede kosmayi ögretiyoruz" der.Türkiye'ye döndügünde Tayyip'i bir düsünce alir. Danismanlarini çagirtir veattigi palavrayi anlatir. "Haftaya Bush geliyor. Yalanimiz ortaya çikacak, acaba ne yapsak?" diye sorar.Danismanlarindan biri hemen yanitlar: "Onlara ölüyü nasil dirilttigini sordunuz mu?" "Hayir sormadik" "O halde hiç korkmayin baskanim, alin Bush'u Anitkabir'e götürün. Atatürk'ü diriltmesini isteyin.Diriltmezse o rezil olur. Yok eger diriltirse,siz zaten 100 metreyi 3 saniyede kosarsiniz!!!"]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tayyip'le Bush ilk bulusmalarinda birbirlerine hava atarlar...Bush, Tayyip'e "Bizde öyle bir teknoloji var ki, ölüyü diriltiriz" der. Tayyip altta kalmaz ve karsilik olarak "Bizde öyle bir teknoloji var ki,partimizin bütün üyelerine 100 metreyi 3 saniyede kosmayi ögretiyoruz" der.Türkiye'ye döndügünde Tayyip'i bir düsünce alir. Danismanlarini çagirtir veattigi palavrayi anlatir. "Haftaya Bush geliyor. Yalanimiz ortaya çikacak, acaba ne yapsak?" diye sorar.Danismanlarindan biri hemen yanitlar: "Onlara ölüyü nasil dirilttigini sordunuz mu?" "Hayir sormadik" "O halde hiç korkmayin baskanim, alin Bush'u Anitkabir'e götürün. Atatürk'ü diriltmesini isteyin.Diriltmezse o rezil olur. Yok eger diriltirse,siz zaten 100 metreyi 3 saniyede kosarsiniz!!!"]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[fıkraları severim..]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-fikralari-severim-1081.html</link>
			<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 09:53:37 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-fikralari-severim-1081.html</guid>
			<description><![CDATA[Kayserili bir iş adamının karışı ölür .<br />
gazeteye ilan vermek üzere bayiye giderr<br />
şöyle yazdırmak izter.<br />
- Karım refat etti perşembe öyle namazı sonrası herkezi cenaze namazına bekleriz.<br />
gazetede çalışan derki 3 kelime daha hakkınız var .<br />
peki der boşa gitmesin <br />
Ertesi gün gazetelerde şöyle çıkar .<br />
- Karım refat etti perşembe öyle namazı sonrası <br />
herkezi cenaze namazına bekleriz.SATILIK DOĞAN VAR <br />
---------------------------------------------------<br />
Babası küçük ayşeye sorar<br />
-koca pastayı yerken kardeşini hiç düşünmedin mi ?<br />
- Nasıl düşünmem babacıgım. Pastayı bitirmeden gelicek die <br />
ödüm koptu <br />
---------------------------------------------<br />
Lazlar gürcülerle savaşıyorlarmış<br />
lazlar gürcülere el bomabası atıyorlarmış<br />
gürcülere<br />
gürcülerde pimini çekip geri atıyorlarmış.<br />
--------------------------------------------<br />
bir gün kocası karısına sorar -karıcım çocuğumuz kime benziyor karısı -boş ver tanımassın <img src="images/smilies/panel2.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Panel2" title="Panel2" />)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kayserili bir iş adamının karışı ölür .<br />
gazeteye ilan vermek üzere bayiye giderr<br />
şöyle yazdırmak izter.<br />
- Karım refat etti perşembe öyle namazı sonrası herkezi cenaze namazına bekleriz.<br />
gazetede çalışan derki 3 kelime daha hakkınız var .<br />
peki der boşa gitmesin <br />
Ertesi gün gazetelerde şöyle çıkar .<br />
- Karım refat etti perşembe öyle namazı sonrası <br />
herkezi cenaze namazına bekleriz.SATILIK DOĞAN VAR <br />
---------------------------------------------------<br />
Babası küçük ayşeye sorar<br />
-koca pastayı yerken kardeşini hiç düşünmedin mi ?<br />
- Nasıl düşünmem babacıgım. Pastayı bitirmeden gelicek die <br />
ödüm koptu <br />
---------------------------------------------<br />
Lazlar gürcülerle savaşıyorlarmış<br />
lazlar gürcülere el bomabası atıyorlarmış<br />
gürcülere<br />
gürcülerde pimini çekip geri atıyorlarmış.<br />
--------------------------------------------<br />
bir gün kocası karısına sorar -karıcım çocuğumuz kime benziyor karısı -boş ver tanımassın <img src="images/smilies/panel2.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Panel2" title="Panel2" />)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YENİ ANAYASA ve KÜRT SORUNU]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-yeni-anayasa-ve-kurt-sorunu-1080.html</link>
			<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 21:29:41 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-yeni-anayasa-ve-kurt-sorunu-1080.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">YENİ ANAYASA ve KÜRT SORUNU<br />
<br />
Yeni Anayasa, “yeni” olabilecek mi? Anayasa içerisinde, ülkenin temel sorunu olan Kürt Sorunu’na da bir çözüm düşünülüyor mu? Eğer bir çözüm düşünülüyorsa, nasıl bir çözüm düşünülüyor veya hangi kıstaslara göre hareket edilecektir, kamuoyu pek bilgilendirilmiyor ne yazık ki!..<br />
<br />
Bir kere, bilinmelidir ki, Kürt Sorunu, PKK’ yi de aşan, dört parçadaki tüm Kürtleri de aşan, uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Türkiye, dört başı mamur, demokratik bir çözüm üretmek zorundadır. Bölgedeki taşlar yerinden oynamadan ve iş işten geçmeden, gerekli olan demokratik süreç, geciktirilmeden başlatılmalıdır!..<br />
<br />
Bugün, dünyada ve bölgede Kürtlerin durumu nedir, kazanımları neler olmuştur, sorunun önünde ne gibi tuzaklar bulunuyor; bu sorunla uğraşan dünya devi ülkelerin plan ve projeleri var mıdır; varsa neler olabilir, tüm bunları ve daha fazlasını düşünmek ve geleceği şimdiden öngörmek gerekiyor.<br />
<br />
Dünya, internet hızıyla küçülmüş ve küçücük bir cebe bile sığar olmuştur; dünyanın her neresinde bir gelişme veya didişme varsa, her net kullanıcısı tarafından, birçok araç ile her şey izlenebiliyor, görülebiliyor artık. Elbette Kürtlerin tümünce de bu olanaklar söz konusudur. Bugünden sonra Kürtleri hiç kimse kandıramayacaktır. Kürtler, eski Kürtler olmadığı gibi, diğer halklardan insanlarımız da eskisi gibi kör ve cahil değildir. Bunu bilmezden gelmek pek de akıllıca olmayacaktır. <br />
<br />
Dün Kürtleri inkâr eden devlete karşı, bugün, Kürtlerden çok, Türk halkı veya diğer halklar tarafından itirazlar gelebiliyor ve Kürtleri inkâr anlayışı, herkesçe alay konusu olabilecek bir duruma gelinmiştir. İnsanlarımızın hoşgörü kültürü ve bilinç seviyesinin çıtası bir hayli yükselmiştir. Tüm dünya gelişiyorken, bizim, gözlerimizi kapatıp, hızlı gelişmeler karşısında kör ve sağır’ı oynayamayız.<br />
<br />
Ortadoğu’daki gelişmelere bir bakmak gerekir; “Arap Baharı” denen olay, nasıl ki Arapları aşan bir durum ise; yani uluslar arası gelişmelerin tezahürü ise; Kürt sorununda da, bu bilinçle ve geniş perspektiften bir bakış tarzıyla olayı değerlendirmek ve köklü bir çözümü şimdiden öngörmek gerekmektedir.<br />
<br />
Türkiye, NATO’ya gireli beri kendisini hep Avrupaî bir devlet olarak lanse ederek gelmiştir. Bunun böyle olmadığına, “Ergenekon Örgütü” davası bile tek başına izaha yeterlidir. Derin iktidarlar, uzun bir tek parti diktatörlüğünden sonra, on yılda bir gelen askeri müdahalelerle, bahane olarak savunulan sözde “Batılılaşma ve Avrupa Demokrasisi” uydurması ile, ucube bir demokrasi ve sahte bir laiklik kisvesi altında, demokrasi dışı ve baskıcı bir vesayet rejimi olarak, kendini, tüm halklara nasıl dayatmış olduğu artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Konuya cahil kalan kimse kalmamıştır.<br />
<br />
Bugüne kadar gelen anayasalarda, teklif bile edilemeyen maddeler, çağdışı bir dayatma olduğu gibi, çok gülünç bir durumdur da... Allah’ın kitaplarının bile değiştirildiği bir dünyada yaşıyorsak, Türkiye uzayda bir yerde midir ki, bu dayatmaları bunca zaman, birçok kez değiştirilen(!) anayasalarda bu maddeler, zor gücüyle, yerinde bıraktırılmış ve onlara dokundurulmamıştır? Neden acaba? Nedeni ne demokratiktir ve ne de insanîdir. Bir şeyin üzerinde bir zorlama varsa, içinde bir iyi niyet de olmayacağı kolayca tahmin edilebilir artık. <br />
<br />
Hani nerededir gerçek Tevrat, hani nerededir orijinal Zebur veya İncil? Kur’an’ ın bile tartışıldığı bir zamanda, bu insan dayatması anayasanın değişmez maddeleri, bu kutsal kitaplardan daha mı kutsaldır ki dokunulamaz olabiliyor?! İnsan onuruyla ve aklıyla alay edilen bir saçmalıktır bu durum!.. Yeni Anayasa’da bu maddeler, yine korunacaksa, yapılacak anayasa da pek “yeni” olmayacak demektir. Vesayet rejiminin, korunmaya devam edildiği anlaşılmış olacaktır. Çözüm yerine, tekrardan bir çözümsüzlük dayatılmış olunacaktır. Çözümsüzlüğün bizi götüreceği yer ise karanlıktır…<br />
<br />
Gelelim, Kürt sorununa çözüm amaçlı bir “yeni anayasa” nın, yapısı ve içeriği nasıl olmalı kriterine.. Ortadoğu’da, Kürtlerin kazanımlarına ve komşulardaki gelişmelere göre, Kürtleri bekleyen gelişmeleri ve tahmin edilmesi zor olmayan, Kürtlere yeni statü sunma politikalarını öngörmek gerekiyor. Federal Irak’taki Federal Kürdistan, sadece ilânı kalmış, bağımsız bir devlet kadar özgür bir konumdadır. Anayasasıyla, idarî kurum ve kuruluşlarıyla, Arap ülkeleri karşısında örnek “demokratik” bir yapılanmayı ve hızla gelişmiş bir altyapıya sahip bir gerçek olgu olarak orta yerde duruyor. Kürtler, kendilerini burada, tarihlerinde hiç görülmemiş kadar, özgür, gelişmiş ve egemen görebildiler. Oradaki Kürtler, bu tarihi nimetten bir geri dönüşü asla kabul etmeyeceklerini ve bu kazanımlarını canları pahasına koruyacaklarını, hiç kimse inkâr edemez artık. Yakında orada, bir “Bağımsız Kürdistan” ilânı olmayacağının bir garantisi de yoktur; sadece uluslararası gelişmelere göre uygun bir zaman ve ân meselesidir. Oradaki Kürtlerin, neredeyse tamamının gönlünde bağımsızlık yatıyor; dünya konjonktürü de yavaş yavaş bu eğilimi benimsemeye başlıyor gibi ve başlayacaktır. Federal Irak’ın çözümsüz durumu bunu hızlandırabilir. BM ve kimi Avrupa ülkeleri de, olası gelişmelere hazırlıklı olmak ve çıkarlarına göre mevzilenmek adına, planlarını bu yönde geliştiriyorlar sanırım.<br />
<br />
Suriye’deki gelişmelerin de oradaki Kürtlere bir statü sunacağı aşikârdır; bu parçanın statüsü, Suriye içinde mi, Federal Kürdistan ile birlikte mi düşünülüp, değerlendirilebileceği, ucu kapalı bir vaziyeti arz ediyor. Ardından sıra İran’a sıra gelirse, oranın da yumuşak karnı yine bir “Kürdistan” sorunu olacaktır.<br />
<br />
Yeni Anayasa yapılacaksa, tüm bu gerçekleri göz önüne getirilerek Kürt sorununa öyle bir çözüm geliştirilmelidir ki, Türkiye’deki Kürtler için, dışarıdaki bir oluşum, çekim merkezi olmasın. Kendi Kürtlerine sunacakları haklar veya onlara tanınacak statü, diğer parçalara göre daha cazip ve daha demokratik olmalıdır ki, Kürtler, kendilerini burada daha rahat ve daha özgür görebilmelidir. Öyle ki, ilerde bu sorun, dış güçlerce bile tekrar kaşınabilecek bir çıban durumunda olmasın. Doğru ve kalıcı bir çözüm süreci düşünülmelidir. <br />
<br />
Halklar arasında hiçbir sorun yoktur; iktidarlar ne ektilerse onu biçtiler ve elbette dış güçler de, çıkarları gereği, olaylara katkı olsun diye tuzlarını, biberlerini katmışlardır. Zararın neresinden dönülse kârdır. Ne yaşandıysa yaşandı; demokratik bir barış ve eşit özgürlüklerle herkesçe benimsenecek birliktelikler sağlamak zor olmayacaktır. Yeter ki niyetler ciddi olsun ve soruna gerçekçi yaklaşımlar sergilensin. <br />
<br />
Demokratik süreç başladıkça ve ilerledikçe, halklarımız da hızla bir huzura erecek ve birbirlerini sevgi ve saygıyla kucaklayabilecektir. Karşılıklı güvenin olduğu yerde ayrılıkların sözü bile edilmeyeceği görülecektir. Hepimiz kardeşiz ve kardeşler de eşit hak ve hukuklara sahip olurlar.<br />
<br />
Sürecin gerisinde kalmayalım, süreç ile yarışmayalım bile; doğru olan süreci arkamıza alıp onun önüne geçmektir. Halklarımızın huzur ve saadeti için böyle bir demokratik hızı gerçekleştirmek zorundayız. Halklarımız, fazlasıyla buna layıktırlar. İşi bozmak kolaydır, önemli olan yapıcı olabilmektir. Yapıcı olduğunuzu iddia ediyorsanız, durmayın, ileriye atılın; gerekli hıza ulaşırsanız, biliniz ki, tüm halklarımızın hoşgörülü güzel yüreklerine de ulaşmışsınızdır.<br />
<br />
Her şey, demokratik bir çözümde, özgür ve eşit bir statü kardeşliği için olsun.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler -05.02.2012<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">YENİ ANAYASA ve KÜRT SORUNU<br />
<br />
Yeni Anayasa, “yeni” olabilecek mi? Anayasa içerisinde, ülkenin temel sorunu olan Kürt Sorunu’na da bir çözüm düşünülüyor mu? Eğer bir çözüm düşünülüyorsa, nasıl bir çözüm düşünülüyor veya hangi kıstaslara göre hareket edilecektir, kamuoyu pek bilgilendirilmiyor ne yazık ki!..<br />
<br />
Bir kere, bilinmelidir ki, Kürt Sorunu, PKK’ yi de aşan, dört parçadaki tüm Kürtleri de aşan, uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Türkiye, dört başı mamur, demokratik bir çözüm üretmek zorundadır. Bölgedeki taşlar yerinden oynamadan ve iş işten geçmeden, gerekli olan demokratik süreç, geciktirilmeden başlatılmalıdır!..<br />
<br />
Bugün, dünyada ve bölgede Kürtlerin durumu nedir, kazanımları neler olmuştur, sorunun önünde ne gibi tuzaklar bulunuyor; bu sorunla uğraşan dünya devi ülkelerin plan ve projeleri var mıdır; varsa neler olabilir, tüm bunları ve daha fazlasını düşünmek ve geleceği şimdiden öngörmek gerekiyor.<br />
<br />
Dünya, internet hızıyla küçülmüş ve küçücük bir cebe bile sığar olmuştur; dünyanın her neresinde bir gelişme veya didişme varsa, her net kullanıcısı tarafından, birçok araç ile her şey izlenebiliyor, görülebiliyor artık. Elbette Kürtlerin tümünce de bu olanaklar söz konusudur. Bugünden sonra Kürtleri hiç kimse kandıramayacaktır. Kürtler, eski Kürtler olmadığı gibi, diğer halklardan insanlarımız da eskisi gibi kör ve cahil değildir. Bunu bilmezden gelmek pek de akıllıca olmayacaktır. <br />
<br />
Dün Kürtleri inkâr eden devlete karşı, bugün, Kürtlerden çok, Türk halkı veya diğer halklar tarafından itirazlar gelebiliyor ve Kürtleri inkâr anlayışı, herkesçe alay konusu olabilecek bir duruma gelinmiştir. İnsanlarımızın hoşgörü kültürü ve bilinç seviyesinin çıtası bir hayli yükselmiştir. Tüm dünya gelişiyorken, bizim, gözlerimizi kapatıp, hızlı gelişmeler karşısında kör ve sağır’ı oynayamayız.<br />
<br />
Ortadoğu’daki gelişmelere bir bakmak gerekir; “Arap Baharı” denen olay, nasıl ki Arapları aşan bir durum ise; yani uluslar arası gelişmelerin tezahürü ise; Kürt sorununda da, bu bilinçle ve geniş perspektiften bir bakış tarzıyla olayı değerlendirmek ve köklü bir çözümü şimdiden öngörmek gerekmektedir.<br />
<br />
Türkiye, NATO’ya gireli beri kendisini hep Avrupaî bir devlet olarak lanse ederek gelmiştir. Bunun böyle olmadığına, “Ergenekon Örgütü” davası bile tek başına izaha yeterlidir. Derin iktidarlar, uzun bir tek parti diktatörlüğünden sonra, on yılda bir gelen askeri müdahalelerle, bahane olarak savunulan sözde “Batılılaşma ve Avrupa Demokrasisi” uydurması ile, ucube bir demokrasi ve sahte bir laiklik kisvesi altında, demokrasi dışı ve baskıcı bir vesayet rejimi olarak, kendini, tüm halklara nasıl dayatmış olduğu artık bir sır olmaktan çıkmıştır. Konuya cahil kalan kimse kalmamıştır.<br />
<br />
Bugüne kadar gelen anayasalarda, teklif bile edilemeyen maddeler, çağdışı bir dayatma olduğu gibi, çok gülünç bir durumdur da... Allah’ın kitaplarının bile değiştirildiği bir dünyada yaşıyorsak, Türkiye uzayda bir yerde midir ki, bu dayatmaları bunca zaman, birçok kez değiştirilen(!) anayasalarda bu maddeler, zor gücüyle, yerinde bıraktırılmış ve onlara dokundurulmamıştır? Neden acaba? Nedeni ne demokratiktir ve ne de insanîdir. Bir şeyin üzerinde bir zorlama varsa, içinde bir iyi niyet de olmayacağı kolayca tahmin edilebilir artık. <br />
<br />
Hani nerededir gerçek Tevrat, hani nerededir orijinal Zebur veya İncil? Kur’an’ ın bile tartışıldığı bir zamanda, bu insan dayatması anayasanın değişmez maddeleri, bu kutsal kitaplardan daha mı kutsaldır ki dokunulamaz olabiliyor?! İnsan onuruyla ve aklıyla alay edilen bir saçmalıktır bu durum!.. Yeni Anayasa’da bu maddeler, yine korunacaksa, yapılacak anayasa da pek “yeni” olmayacak demektir. Vesayet rejiminin, korunmaya devam edildiği anlaşılmış olacaktır. Çözüm yerine, tekrardan bir çözümsüzlük dayatılmış olunacaktır. Çözümsüzlüğün bizi götüreceği yer ise karanlıktır…<br />
<br />
Gelelim, Kürt sorununa çözüm amaçlı bir “yeni anayasa” nın, yapısı ve içeriği nasıl olmalı kriterine.. Ortadoğu’da, Kürtlerin kazanımlarına ve komşulardaki gelişmelere göre, Kürtleri bekleyen gelişmeleri ve tahmin edilmesi zor olmayan, Kürtlere yeni statü sunma politikalarını öngörmek gerekiyor. Federal Irak’taki Federal Kürdistan, sadece ilânı kalmış, bağımsız bir devlet kadar özgür bir konumdadır. Anayasasıyla, idarî kurum ve kuruluşlarıyla, Arap ülkeleri karşısında örnek “demokratik” bir yapılanmayı ve hızla gelişmiş bir altyapıya sahip bir gerçek olgu olarak orta yerde duruyor. Kürtler, kendilerini burada, tarihlerinde hiç görülmemiş kadar, özgür, gelişmiş ve egemen görebildiler. Oradaki Kürtler, bu tarihi nimetten bir geri dönüşü asla kabul etmeyeceklerini ve bu kazanımlarını canları pahasına koruyacaklarını, hiç kimse inkâr edemez artık. Yakında orada, bir “Bağımsız Kürdistan” ilânı olmayacağının bir garantisi de yoktur; sadece uluslararası gelişmelere göre uygun bir zaman ve ân meselesidir. Oradaki Kürtlerin, neredeyse tamamının gönlünde bağımsızlık yatıyor; dünya konjonktürü de yavaş yavaş bu eğilimi benimsemeye başlıyor gibi ve başlayacaktır. Federal Irak’ın çözümsüz durumu bunu hızlandırabilir. BM ve kimi Avrupa ülkeleri de, olası gelişmelere hazırlıklı olmak ve çıkarlarına göre mevzilenmek adına, planlarını bu yönde geliştiriyorlar sanırım.<br />
<br />
Suriye’deki gelişmelerin de oradaki Kürtlere bir statü sunacağı aşikârdır; bu parçanın statüsü, Suriye içinde mi, Federal Kürdistan ile birlikte mi düşünülüp, değerlendirilebileceği, ucu kapalı bir vaziyeti arz ediyor. Ardından sıra İran’a sıra gelirse, oranın da yumuşak karnı yine bir “Kürdistan” sorunu olacaktır.<br />
<br />
Yeni Anayasa yapılacaksa, tüm bu gerçekleri göz önüne getirilerek Kürt sorununa öyle bir çözüm geliştirilmelidir ki, Türkiye’deki Kürtler için, dışarıdaki bir oluşum, çekim merkezi olmasın. Kendi Kürtlerine sunacakları haklar veya onlara tanınacak statü, diğer parçalara göre daha cazip ve daha demokratik olmalıdır ki, Kürtler, kendilerini burada daha rahat ve daha özgür görebilmelidir. Öyle ki, ilerde bu sorun, dış güçlerce bile tekrar kaşınabilecek bir çıban durumunda olmasın. Doğru ve kalıcı bir çözüm süreci düşünülmelidir. <br />
<br />
Halklar arasında hiçbir sorun yoktur; iktidarlar ne ektilerse onu biçtiler ve elbette dış güçler de, çıkarları gereği, olaylara katkı olsun diye tuzlarını, biberlerini katmışlardır. Zararın neresinden dönülse kârdır. Ne yaşandıysa yaşandı; demokratik bir barış ve eşit özgürlüklerle herkesçe benimsenecek birliktelikler sağlamak zor olmayacaktır. Yeter ki niyetler ciddi olsun ve soruna gerçekçi yaklaşımlar sergilensin. <br />
<br />
Demokratik süreç başladıkça ve ilerledikçe, halklarımız da hızla bir huzura erecek ve birbirlerini sevgi ve saygıyla kucaklayabilecektir. Karşılıklı güvenin olduğu yerde ayrılıkların sözü bile edilmeyeceği görülecektir. Hepimiz kardeşiz ve kardeşler de eşit hak ve hukuklara sahip olurlar.<br />
<br />
Sürecin gerisinde kalmayalım, süreç ile yarışmayalım bile; doğru olan süreci arkamıza alıp onun önüne geçmektir. Halklarımızın huzur ve saadeti için böyle bir demokratik hızı gerçekleştirmek zorundayız. Halklarımız, fazlasıyla buna layıktırlar. İşi bozmak kolaydır, önemli olan yapıcı olabilmektir. Yapıcı olduğunuzu iddia ediyorsanız, durmayın, ileriye atılın; gerekli hıza ulaşırsanız, biliniz ki, tüm halklarımızın hoşgörülü güzel yüreklerine de ulaşmışsınızdır.<br />
<br />
Her şey, demokratik bir çözümde, özgür ve eşit bir statü kardeşliği için olsun.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler -05.02.2012<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KADINLARI KİM ÖLDÜRÜYOR?]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-kadinlari-kim-olduruyor-1078.html</link>
			<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 00:04:29 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-kadinlari-kim-olduruyor-1078.html</guid>
			<description><![CDATA[İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) geçtiğimiz günlerde 2012 raporunu açıkladı. Örgüt, ülkemizdeki bazı gelişmeleri kaygı verici bulurken, Türkiye’ye baskıyı durdurma çağrısında bulundu ve Türkiye’nin inandırıcılığını yitirmeye başladığını söyledi.<br />
<br />
Tutuklu gazeteciler ve 34 vatandaşımızın bombalanması gibi konuların da yer aldığı raporda, dikkat çekilen başlıklardan biri de şiddet olayları ve son zamanlarda kadınlara yönelik şiddet artışı oldu.<br />
<br />
Biliyorsunuz bir süredir haber bültenlerinde sıklıkla <span style="font-weight: bold;">kadın cinayeti</span> haberleri duyuyoruz. Son zamanlarda kadınlara yönelik cinayetlerde gerçekten belirgin bir artış mı var, yoksa işin içinde başka bir şeyler mi var diye konuyla ilgili birkaç yazı okumaya karar verdim. Edindiğim bilgileri burada paylaşmak istiyorum.<br />
<br />
<br />
Doğrusunu söylemek gerekirse adalet bakanlığından alınan veriler ürkütücüydü. DTP milletvekili Fatma Kurtulan’ın soru önergesine, adalet bakanlığınca verilen cevaba göre, kadına şiddet son 10 yılda, yüzde 1400 artış göstermiş durumda. İstatistiklere baktığımızda, 2009'un ilk yedi ayında, günde ortalama 4 kadın öldürülmüş. Ürpertici…<br />
<br />
<br />
Kadınların öldürülme gerekçelerinde; <span style="font-weight: bold;">kıskançlık, aldatılma, boşanma</span> sebepleri ön plana çıkıyor. Bu maddelere baktığımızda, problemin temelinde aile kavramının olduğunu açıkça görebiliyoruz. Dolayısıyla aile içi şiddet konusunu salt “kadın” başlığına endekslemek sorunlu görünüyor. Çünkü kıskançlık, aldatılma, boşanma ve benzeri konuları sadece kadınlar üzerinden ele alamayız. Ancak, medya haberleri daha çok “kadın cinayetleri” şeklinde bir manşet ile, meseleyi <span style="font-weight: bold;">“aile”</span> kavramından uzaklaştırmış intibaı veriyor. Bunda kadın derneklerinin de epeyce katkısı olduğunu ifade etmeliyiz.<br />
<br />
Örneğin son zamanlarda medya diline hâkim olan “kadın cinayetleri” ifadesini dilimize yerleştirmiş olmayı başarı addeden feminist kadınlar toplulukları yok değil. Oysaki maktul kim olursa olsun yapılan eylemin adı kat’i suretle cinayettir. Bunun başına “kadın” ifadesini getirerek altını çizmek, hatta biraz da afili bir ifade ile zihinlere kodlamak bana doğru görünmüyor. Hatta kadınların iyiliği için çalışmalar yaptığını sandığımız feminist çizgilerdeki bazı yazarlardan erkeğe şiddeti tasvip edici cümleleri gördüğümde işin aslında kadın hakları olmadığı daha bir açığa çıkıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Kadınların hakkını korumanın yolu, bir erkeğin bıçaklanmasını olumlu karşılamaktan geçmez, geçmemeli.</span> Artık mesele kadın-erkek sorunundan çok daha öte, bir insanlık sorunu olmaya doğru gidiyor.<br />
<br />
Bir yandan da şunu merak etmiyor değilim. “Kadın cinayetleri” konusunun dilimize yerleşmesiyle, kadınlara yönelik cinayet ve şiddet olayları arasındaki korelasyon nedir acaba? Hani, <span style="font-weight: bold;">kötülüğün tasviri saf zihinleri bozar </span>ya. Çözüme yönelik çalışmalardan ziyade şiddetin anlatıldığı/aktarıldığı/gözümüze sokulduğu bir gerçek. Hani neredeyse reklâmı yapılıyor, yol yordam gösteriliyor bile denilebilecek kadar abartılı ve ayrıntılı şekilde konu oluyor haberlerimize. Örneklik teşkil edilmesi bir yana, normalize ediliyor. Burada sorumluluk görsel ve yazılı medya çalışanlarına düşüyor. Dileyelim de bundan sonraki dönemlerde daha itinalı davransınlar.<br />
<br />
Tabi medyadaki sorun sadece haberlerle sınırlı değil. Maalesef her gece evlerimizde onlarca cinayet işleniyor ve bizler ailecek <span style="font-weight: bold;">“seyirci”</span> konumunda izliyoruz, belki de zihinsel olarak kanıksıyoruz. Geniş kitlelerce seyredilen dizilerin aile içi şiddet sahneleri reyting kaynağı oluyor. Ne yazık ki RTÜK ise sadece reklâm mozaikleme ile görevini yaptığını sanıyor. Oysaki her gün ekranlarda aile içi şiddet seyretmenin ruh sağlığımıza etkisi bir yana; aklımıza bile gelmeyecek hadiseleri heyecanla takip ederken, farkında olmadan zihnimizde yer edebileceğine dikkat çekmek, komplo teorisi olarak görülmemeli derim.<br />
<br />
Kitaplar düşüncelerimizi etkiliyor olmasaydı, bazıları bazılarınca yasaklanıyor da olmazdı. Niçin seyrettiklerimizin de düşüncelerimizi etkileyebileceğine aynı özeni göstermiyoruz?<br />
Ne yazık ki şiddet konusuyla ilgili okuduğum metinlerde, yukarıda bahsettiğim endişeleri göremedim.<br />
<br />
Merak ettiğim bir diğer konu ise, <span style="font-weight: bold;">“erkek cinayetleri”</span>nde durumun ne olduğu? Kadın cinayetlerinin istatistik verilerini biliyoruz, peki ya işin erkekler ayağında durum nedir? Mesela hiç şiddet gören erkek yok mu? Eşi veya sevgilisi olan bir kadın tarafından öldürülen, yaralanan erkek sayısı kaçtır? Ya da hem kadının hem erkeğin öldüğü vakalar da sadece “kadın cinayeti” olarak mı geçiyor?<br />
<br />
Oysaki haberlere şöyle bir baktığımda bile birçok erkek ölüm haberini de görebildim. Ancak meselenin “aile” bağlamından dışlanabilmesi için onlar gündem olamıyor. Çünkü birileri yaşanılan sorunları sadece “kadın” olmak ile açıklamak gayretinde.<br />
<br />
Öte yandan hükümet, kadına şiddet haberlerinin abartıldığını düşünüyor ve suçlanma endişesiyle sorun yokmuş gibi yapmayı tercih ediyor. Yani bir taraf, olayları saptırmaya çalışırken, diğer taraf da görmezden geliyor. Hâlbuki hükümetin, feminist cepheden gelen eleştirilerden çekinmesine hiç gerek yok. Çünkü onların söylemleri ilersiz tutarsız bir koflukta.<br />
<br />
Mesela yıllardır medeni kanundaki <span style="font-weight: bold;">“aile reisliği”</span> konusu sorunların kaynağı olarak lanse edilmekteydi. Artık aile reisliği kanunlardan çıkartılmış durumda, ancak ne yazık ki sorunlar azalmak yerine üstelik artıyor bile.<br />
<br />
Feminist kitlece şimdi de başbakanın, <span style="font-weight: bold;">“kadın erkek eşit değildir”</span> söylemi problemin kaynağı olarak kabul ediliyor. Hükümet, meseleye salt kadın meselesi olarak değil de boşanma ve aile sorunu olarak bakıyor diye eleştiriliyor.<br />
<br />
Üzülerek ifade etmeliyim ki hemcinslerimin böylesi kof söylemlerin ardına takılmış olmasından ötürü sadece üzgün değil, aynı zamanda utanç duyuyorum. Kadınların, kendilerini ilgilendiren konularda en az erkekler kadar doğru bakış açısına sahip olmalarını dilerdim.<br />
<br />
Dilerseniz bir sonraki yazıyla konuya devam edelim.<br />
<br />
04 Şubat 2012 Cumartesi 23:06<br />
hatice.adalar@gmail.com<br />
<br />
<a href="http://getir.net/r842" target="_blank">Kaynak</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) geçtiğimiz günlerde 2012 raporunu açıkladı. Örgüt, ülkemizdeki bazı gelişmeleri kaygı verici bulurken, Türkiye’ye baskıyı durdurma çağrısında bulundu ve Türkiye’nin inandırıcılığını yitirmeye başladığını söyledi.<br />
<br />
Tutuklu gazeteciler ve 34 vatandaşımızın bombalanması gibi konuların da yer aldığı raporda, dikkat çekilen başlıklardan biri de şiddet olayları ve son zamanlarda kadınlara yönelik şiddet artışı oldu.<br />
<br />
Biliyorsunuz bir süredir haber bültenlerinde sıklıkla <span style="font-weight: bold;">kadın cinayeti</span> haberleri duyuyoruz. Son zamanlarda kadınlara yönelik cinayetlerde gerçekten belirgin bir artış mı var, yoksa işin içinde başka bir şeyler mi var diye konuyla ilgili birkaç yazı okumaya karar verdim. Edindiğim bilgileri burada paylaşmak istiyorum.<br />
<br />
<br />
Doğrusunu söylemek gerekirse adalet bakanlığından alınan veriler ürkütücüydü. DTP milletvekili Fatma Kurtulan’ın soru önergesine, adalet bakanlığınca verilen cevaba göre, kadına şiddet son 10 yılda, yüzde 1400 artış göstermiş durumda. İstatistiklere baktığımızda, 2009'un ilk yedi ayında, günde ortalama 4 kadın öldürülmüş. Ürpertici…<br />
<br />
<br />
Kadınların öldürülme gerekçelerinde; <span style="font-weight: bold;">kıskançlık, aldatılma, boşanma</span> sebepleri ön plana çıkıyor. Bu maddelere baktığımızda, problemin temelinde aile kavramının olduğunu açıkça görebiliyoruz. Dolayısıyla aile içi şiddet konusunu salt “kadın” başlığına endekslemek sorunlu görünüyor. Çünkü kıskançlık, aldatılma, boşanma ve benzeri konuları sadece kadınlar üzerinden ele alamayız. Ancak, medya haberleri daha çok “kadın cinayetleri” şeklinde bir manşet ile, meseleyi <span style="font-weight: bold;">“aile”</span> kavramından uzaklaştırmış intibaı veriyor. Bunda kadın derneklerinin de epeyce katkısı olduğunu ifade etmeliyiz.<br />
<br />
Örneğin son zamanlarda medya diline hâkim olan “kadın cinayetleri” ifadesini dilimize yerleştirmiş olmayı başarı addeden feminist kadınlar toplulukları yok değil. Oysaki maktul kim olursa olsun yapılan eylemin adı kat’i suretle cinayettir. Bunun başına “kadın” ifadesini getirerek altını çizmek, hatta biraz da afili bir ifade ile zihinlere kodlamak bana doğru görünmüyor. Hatta kadınların iyiliği için çalışmalar yaptığını sandığımız feminist çizgilerdeki bazı yazarlardan erkeğe şiddeti tasvip edici cümleleri gördüğümde işin aslında kadın hakları olmadığı daha bir açığa çıkıyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Kadınların hakkını korumanın yolu, bir erkeğin bıçaklanmasını olumlu karşılamaktan geçmez, geçmemeli.</span> Artık mesele kadın-erkek sorunundan çok daha öte, bir insanlık sorunu olmaya doğru gidiyor.<br />
<br />
Bir yandan da şunu merak etmiyor değilim. “Kadın cinayetleri” konusunun dilimize yerleşmesiyle, kadınlara yönelik cinayet ve şiddet olayları arasındaki korelasyon nedir acaba? Hani, <span style="font-weight: bold;">kötülüğün tasviri saf zihinleri bozar </span>ya. Çözüme yönelik çalışmalardan ziyade şiddetin anlatıldığı/aktarıldığı/gözümüze sokulduğu bir gerçek. Hani neredeyse reklâmı yapılıyor, yol yordam gösteriliyor bile denilebilecek kadar abartılı ve ayrıntılı şekilde konu oluyor haberlerimize. Örneklik teşkil edilmesi bir yana, normalize ediliyor. Burada sorumluluk görsel ve yazılı medya çalışanlarına düşüyor. Dileyelim de bundan sonraki dönemlerde daha itinalı davransınlar.<br />
<br />
Tabi medyadaki sorun sadece haberlerle sınırlı değil. Maalesef her gece evlerimizde onlarca cinayet işleniyor ve bizler ailecek <span style="font-weight: bold;">“seyirci”</span> konumunda izliyoruz, belki de zihinsel olarak kanıksıyoruz. Geniş kitlelerce seyredilen dizilerin aile içi şiddet sahneleri reyting kaynağı oluyor. Ne yazık ki RTÜK ise sadece reklâm mozaikleme ile görevini yaptığını sanıyor. Oysaki her gün ekranlarda aile içi şiddet seyretmenin ruh sağlığımıza etkisi bir yana; aklımıza bile gelmeyecek hadiseleri heyecanla takip ederken, farkında olmadan zihnimizde yer edebileceğine dikkat çekmek, komplo teorisi olarak görülmemeli derim.<br />
<br />
Kitaplar düşüncelerimizi etkiliyor olmasaydı, bazıları bazılarınca yasaklanıyor da olmazdı. Niçin seyrettiklerimizin de düşüncelerimizi etkileyebileceğine aynı özeni göstermiyoruz?<br />
Ne yazık ki şiddet konusuyla ilgili okuduğum metinlerde, yukarıda bahsettiğim endişeleri göremedim.<br />
<br />
Merak ettiğim bir diğer konu ise, <span style="font-weight: bold;">“erkek cinayetleri”</span>nde durumun ne olduğu? Kadın cinayetlerinin istatistik verilerini biliyoruz, peki ya işin erkekler ayağında durum nedir? Mesela hiç şiddet gören erkek yok mu? Eşi veya sevgilisi olan bir kadın tarafından öldürülen, yaralanan erkek sayısı kaçtır? Ya da hem kadının hem erkeğin öldüğü vakalar da sadece “kadın cinayeti” olarak mı geçiyor?<br />
<br />
Oysaki haberlere şöyle bir baktığımda bile birçok erkek ölüm haberini de görebildim. Ancak meselenin “aile” bağlamından dışlanabilmesi için onlar gündem olamıyor. Çünkü birileri yaşanılan sorunları sadece “kadın” olmak ile açıklamak gayretinde.<br />
<br />
Öte yandan hükümet, kadına şiddet haberlerinin abartıldığını düşünüyor ve suçlanma endişesiyle sorun yokmuş gibi yapmayı tercih ediyor. Yani bir taraf, olayları saptırmaya çalışırken, diğer taraf da görmezden geliyor. Hâlbuki hükümetin, feminist cepheden gelen eleştirilerden çekinmesine hiç gerek yok. Çünkü onların söylemleri ilersiz tutarsız bir koflukta.<br />
<br />
Mesela yıllardır medeni kanundaki <span style="font-weight: bold;">“aile reisliği”</span> konusu sorunların kaynağı olarak lanse edilmekteydi. Artık aile reisliği kanunlardan çıkartılmış durumda, ancak ne yazık ki sorunlar azalmak yerine üstelik artıyor bile.<br />
<br />
Feminist kitlece şimdi de başbakanın, <span style="font-weight: bold;">“kadın erkek eşit değildir”</span> söylemi problemin kaynağı olarak kabul ediliyor. Hükümet, meseleye salt kadın meselesi olarak değil de boşanma ve aile sorunu olarak bakıyor diye eleştiriliyor.<br />
<br />
Üzülerek ifade etmeliyim ki hemcinslerimin böylesi kof söylemlerin ardına takılmış olmasından ötürü sadece üzgün değil, aynı zamanda utanç duyuyorum. Kadınların, kendilerini ilgilendiren konularda en az erkekler kadar doğru bakış açısına sahip olmalarını dilerdim.<br />
<br />
Dilerseniz bir sonraki yazıyla konuya devam edelim.<br />
<br />
04 Şubat 2012 Cumartesi 23:06<br />
hatice.adalar@gmail.com<br />
<br />
<a href="http://getir.net/r842" target="_blank">Kaynak</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[YENİ ANAYASA, SON ANAYASAMIZ OLMAYACAKTIR.]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-yeni-anayasa-son-anayasamiz-olmayacaktir-1072.html</link>
			<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 19:31:55 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-yeni-anayasa-son-anayasamiz-olmayacaktir-1072.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">YENİ ANAYASA, SON ANAYASAMIZ OLMAYACAKTIR.<br />
<br />
 Uluslararası Stratejik Tahlil ve Araştırmalar Merkezi (USTAD)’ ın, “Yeni Anayasa ve Sivilleşme” başlığı altında görüşlerine başvurmak üzere DP eski Genel Başkanı Süleyman Soylu’ yu konuk etmesi ve onunla düzenledikleri halk söyleşisine (dinleyici olarak) ben de katıldım. Başta başkan Ahmet Akgül olmak üzere USTAD temsilcilerine ve katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. Güzel bir paylaşım oldu.<br />
<br />
 Öncelikle belirteyim ki, böylesi halk ile yapılan söyleşilerin, potansiyel liderler veya uzman akademisyenlerle daha sık yapılmasının taraftarıyım. Panel sonunda, dinleyicilerden gelen sorulara açık yüreklilikle cevapların verilmesi durumu da söyleşiye ayrı bir kalite katıyor.<br />
<br />
 Süleyman Soylu, konuşmasında, geniş bir vizyon ortaya koyarak, geniş ölçekli bir bakışla neredeyse dokunmadığı konu bırakmadı. Bölgeye gelen her lider gibi, bölge sorunları hakkında olumlu mesajlar verip, iyimser dokunuşlar yaptı. Çok güzel şeyler söyledi. Sonuç itibariyle, doğru çözümlemeler var, ciddi bir çözüm yok; gerçekçi analizler var, uygulamaya dair adım atmak yoktur, ne yazık ki... Ancak, iyi ki geldi ve iyi ki onun görüşlerini, kendi ağzından dinledik. Bu onun için de, bizim için de güzel olmuştur, diyebilirim. Diyalogdan zarar değil, yarar çıkar; öyle de olmalıdır...<br />
<br />
 Geçmişte gelen her lider, bölgenin sorunlarına kesinlikle vakıf olarak, nabza şerbet mesajlar sunabildiler; ama çözüme dair bir tek kırıntıları olmadı. Hatta kendi bölgelerine (veya Ankara’ya) döndüklerinde, bölgemizdeki o doğru söylemlerinin tam tersi söylemlerle geri adımlar attılar; yani gerçek yüzlerine (veya statükocu sistemin emrine) dönüverdiler. Bölge halkına sundukları hayal, kısa bir süre içinde, balon gibi sönüveriyordu her seferinde.<br />
<br />
 Demirel, “Kürt Realitesi” ni tanıdı da ne oldu; ona, “Baba” diyenleri hala anlayamıyorum..Sahi neyin veya kimlerin “baba” sıydı.. Tüm demokrasi (Tokmak-Rasi) havarisi askeri darbeler, hep ona misafir oldu ve darbelerden sonra onun rütbesi hep yükseldi.. O, “Baba”larıydı, “Bir Bilen” iydi onların..<br />
<br />
 Mesut Yılmaz, Diyarbakır’da; Avrupa’ya giden yol Diyarbakır’dan geçer, demişti. Kürtler açısından; bu mesaj, “Türkiye’nin de bir Kürdistan’ ı var ve başkenti de Diyarbakır’dır”, gibi bir mesaj verildiği biçiminde algılandı. Bu da tam bir yanılgıydı…<br />
<br />
 Tayyip Erdoğan da, 2005 yılında gittiği Diyarbakır’da; “Kürt sorunu vardır ve bu benim de sorunumdur. Devlet de geçmişte hatalar yapmıştır.” dedi. Kürtler de, onun için; işte tarihiyle yüzleşebilecek lider, deyip, onunla çözüm gelecek, hayalini kurdular bir daha.. Ama o demecin arkasından kim bilir kaç kere “Tek dil, tek millet…” dedi Erdoğan; yani o,Kürtçe de yok, Kürt milleti de yoktur, demek istiyordu açıkça. Erdoğan için, tek dil, Türkçe; tek millet de Türk milletiydi. Kürt açılımı da, bu “tek” gördüğü “Millet’ in Birlik ve Bütünlük Projesi”ne dönüşünce, bir balon daha sönmüş oluyordu...<br />
<br />
 Süleyman Soylu da, Mardin panelindeki konuşmalarında sık tekrar ettiği; Adnan Menderes, Kürtlerle barışmak için, Şeyh Sait’in torunu A.Melik Fırat’a gidip milletvekili olması için, ikna etmesini, yeni bir bilgiymiş gibi bize sunuyordu. Oysa bu bilgiyi, bizzat A.Melik Fırat’ın ağzından duymuştuk. Menderes’in niyeti, Kürt milletiyle barışmak mıydı; yoksa Kürt oylarını kendi partisine “paket” yapmak için miydi; onu bilenler, biliyor zaten… Düne takılmak günü değildir; o da bir mazlum oldu sonuçta...<br />
<br />
 Ancak, Soylu’ nun, konuşmaları içinde söylediği tartışılmaz bir gerçek vardı ki, seçim dönemlerindeki yazılarımda ben de üzerinde durmuştum; o da, BDP dahil, Ak Parti, CHP, MHP ve tüm siyasi partiler, “Lider Sultası” altında olduklarından, parti içi demokrasiyi bile uygulamıyorlar, gerçeğiydi. Milletvekili adayları, halk (parti tabanları) tarafından değil de, parti liderleri tarafından seçilebiliyorlar sürekli.<br />
<br />
 Yeni Anayasa’yı kimler şekillendirecektir peki; bu partilerle ve bu liderlerle nasıl bir “Yeni Anayasa” orta çıkabilir ki; merak ediyorum doğrusu. Yeni Anayasa, sivil olmalı denilince, aklımıza sivil toplum örgütleri de geliyor hani; bu örgütlerin de perişan halleri ortada duruyor... Kimi gösteriler, 40-50 sivil örgütün ortaklaşa düzenlediği söylenir; gösteriye katılım kitlesine bakıyoruz da, düzenlemesinde imzası olan o kadar örgütün asil ve yedek üye sayısı kadar bile bir kitle oluşmuş değildir. Sıradan üyeleri de yok mudur bu kuruluşların; ya da birer tabanları olmaz mı yani? O dernek ve kuruluşların kimilerine, “Sivil” demeğe bin şahit ister neredeyse.. Bu dernek ve kuruluşların, yeni bir anayasanın ortaya çıkmasında demokratik katkıları veya etkileri ne kadar objektif ve bilimsel olabilecektir acaba? Olmaları, olmamalarından iyidir yine de. Hele bu süreç bir hızlansın, belki görebileceğiz katkılarını da, inşallah…<br />
<br />
 Görünen odur ki, yapılması düşünülen “Yeni Anayasa” eskiye göre “yeni” olabilir ve elbette daha “demokratik” de olabilecektir belki; ancak, kesinlikle SON ANAYASA’ mız olmayacaktır. Bu anayasanın, halklarımızın tüm sorunlarına çözüm vesilesi olacağına inanmıyorum. Tüm halkları memnun edebilecek bilimsel bir çözüm sunabileceğine de inanmıyorum. Oluşacak bu “Yeni Anayasa”, çıkışının hemen akabinde, “daha yeni bir anayasa” nın tartışılmasına neden olabilecek açıklar barındıracağına inanıyorum. Bu durum, Kürtler açısından daha hayati bir gerçeklikte olacağına inanıyorum. Çünkü Türkiye, kendi Kürtlerine, diğer parçalardaki Kürtlerden daha ileri bir statü sunmayacağından neredeyse eminim; tersi mucize olur benim için. Kesinlikle Türkiye, Ortadoğu Bölgesinde, demokrasi açısından model olamadığı gibi; kendi içinde demokrasiyi önemsemiş bir ülke de değildir bana göre.<br />
<br />
 Bulunduğumuz bu nazik bölgede, yeni bir dünya kurulurken, “Büyük” bir projenin şekillenmesi yürürlükteyken, Kürtler olarak, olası bu yeni şekillenmenin içerisinde önemli bir yerimiz olacağını düşünmeliyiz ve basit hesaplarla hiçbir sonuç alamayacağımızı öngörmemiz gerekir ve ona göre mevzilenmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum.<br />
<br />
 Her örgüt ve parti, dünya görüşünde, toplumsal çıkarlarımızı baz almalı, kendi örgütsel ve yapısal çıkarlarını da bu gözleme göre mevzilendirmesini ve muhaliflerin çelişkilerinden yararlanmasını bilmeli ve bu bağlamda, çağa ve gerçekliğimize uygun, ulusal ve uluslararası güç birliklerini oluşturabilmelidirler.<br />
<br />
 Bilmeliyiz ki, ülkede gelişen görünürdeki demokratik açılımlar, içerdeki partnerlerin istemleriyle gelişmiyor; Dünya devleri büyük güçlerin, bölgemiz üzerindeki “Büyük” projelerini yürürlüğe koyarlarken, öngördükleri oluşumların mevzilenmesine göre, ittifak edebilecekleri güçleri harekete geçirmekte ve onlara gerekli açılımlar yaptırmaktadırlar. Sürece uyum sağlamayana yer, makam veya destek vermeyeceklerdir. Bu görülüyor…<br />
<br />
 Yerel liderler de, bu proje sürecinde, kendi toplumu, kendi halkı, kendi parti ve örgütleri için en iyi nasıl mevzilenmeleri gerektiğini öngörebilmelidirler. Kendilerini olayların merkezine koyup, kendi “lider sultası” egolarını tatmin için küçük hesaplar yapmamalı ve kendi dar grup çıkarlarıyla, halkımızın, kendi gerçekliklerine uygun gelişmiş, var olan enerjisini heba etmemelidirler.<br />
<br />
 Geniş ölçekli düşünerek, derin hesap ve oyunları bozamazsak; doğru mevzide doğru yerimizi alamayız ve önümüze gelen tüm yaşamsal fırsatları kaçırmış oluruz. Bilimsel akıl ile hızlı düşünüp, doğru projeler yapmalıyız. Doğru örgütlenme biçimleriyle, doğru partnerlerle ittifak yollarını aramalıyız. Onun için de, tüm parti ve örgütlerin, duruş ve söylemlerini, pratikleri ve davranışlarıyla sınamalıyız. “Ayinesi iştir; kişinin lafına bakılmaz.”<br />
<br />
 Her şey, halkların kardeşliği, eşit, özgür ve gönüllü birlikteliği için olmalıdır. Bunun için, partilerin kendi içinde olsun ve ülke geneli içinde olsun, tam ve şeffaf bir demokrasiyi öngörüp dayatması gerekiyor. Umarım, Yeni Anayasa, bu bağlamda, en demokratik ve en gerçekçi bir yapıda oluşur.<br />
 Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
 M.Nazım Güler<br />
 info@mnazim.com</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">YENİ ANAYASA, SON ANAYASAMIZ OLMAYACAKTIR.<br />
<br />
 Uluslararası Stratejik Tahlil ve Araştırmalar Merkezi (USTAD)’ ın, “Yeni Anayasa ve Sivilleşme” başlığı altında görüşlerine başvurmak üzere DP eski Genel Başkanı Süleyman Soylu’ yu konuk etmesi ve onunla düzenledikleri halk söyleşisine (dinleyici olarak) ben de katıldım. Başta başkan Ahmet Akgül olmak üzere USTAD temsilcilerine ve katkısı olan herkese teşekkür ediyorum. Güzel bir paylaşım oldu.<br />
<br />
 Öncelikle belirteyim ki, böylesi halk ile yapılan söyleşilerin, potansiyel liderler veya uzman akademisyenlerle daha sık yapılmasının taraftarıyım. Panel sonunda, dinleyicilerden gelen sorulara açık yüreklilikle cevapların verilmesi durumu da söyleşiye ayrı bir kalite katıyor.<br />
<br />
 Süleyman Soylu, konuşmasında, geniş bir vizyon ortaya koyarak, geniş ölçekli bir bakışla neredeyse dokunmadığı konu bırakmadı. Bölgeye gelen her lider gibi, bölge sorunları hakkında olumlu mesajlar verip, iyimser dokunuşlar yaptı. Çok güzel şeyler söyledi. Sonuç itibariyle, doğru çözümlemeler var, ciddi bir çözüm yok; gerçekçi analizler var, uygulamaya dair adım atmak yoktur, ne yazık ki... Ancak, iyi ki geldi ve iyi ki onun görüşlerini, kendi ağzından dinledik. Bu onun için de, bizim için de güzel olmuştur, diyebilirim. Diyalogdan zarar değil, yarar çıkar; öyle de olmalıdır...<br />
<br />
 Geçmişte gelen her lider, bölgenin sorunlarına kesinlikle vakıf olarak, nabza şerbet mesajlar sunabildiler; ama çözüme dair bir tek kırıntıları olmadı. Hatta kendi bölgelerine (veya Ankara’ya) döndüklerinde, bölgemizdeki o doğru söylemlerinin tam tersi söylemlerle geri adımlar attılar; yani gerçek yüzlerine (veya statükocu sistemin emrine) dönüverdiler. Bölge halkına sundukları hayal, kısa bir süre içinde, balon gibi sönüveriyordu her seferinde.<br />
<br />
 Demirel, “Kürt Realitesi” ni tanıdı da ne oldu; ona, “Baba” diyenleri hala anlayamıyorum..Sahi neyin veya kimlerin “baba” sıydı.. Tüm demokrasi (Tokmak-Rasi) havarisi askeri darbeler, hep ona misafir oldu ve darbelerden sonra onun rütbesi hep yükseldi.. O, “Baba”larıydı, “Bir Bilen” iydi onların..<br />
<br />
 Mesut Yılmaz, Diyarbakır’da; Avrupa’ya giden yol Diyarbakır’dan geçer, demişti. Kürtler açısından; bu mesaj, “Türkiye’nin de bir Kürdistan’ ı var ve başkenti de Diyarbakır’dır”, gibi bir mesaj verildiği biçiminde algılandı. Bu da tam bir yanılgıydı…<br />
<br />
 Tayyip Erdoğan da, 2005 yılında gittiği Diyarbakır’da; “Kürt sorunu vardır ve bu benim de sorunumdur. Devlet de geçmişte hatalar yapmıştır.” dedi. Kürtler de, onun için; işte tarihiyle yüzleşebilecek lider, deyip, onunla çözüm gelecek, hayalini kurdular bir daha.. Ama o demecin arkasından kim bilir kaç kere “Tek dil, tek millet…” dedi Erdoğan; yani o,Kürtçe de yok, Kürt milleti de yoktur, demek istiyordu açıkça. Erdoğan için, tek dil, Türkçe; tek millet de Türk milletiydi. Kürt açılımı da, bu “tek” gördüğü “Millet’ in Birlik ve Bütünlük Projesi”ne dönüşünce, bir balon daha sönmüş oluyordu...<br />
<br />
 Süleyman Soylu da, Mardin panelindeki konuşmalarında sık tekrar ettiği; Adnan Menderes, Kürtlerle barışmak için, Şeyh Sait’in torunu A.Melik Fırat’a gidip milletvekili olması için, ikna etmesini, yeni bir bilgiymiş gibi bize sunuyordu. Oysa bu bilgiyi, bizzat A.Melik Fırat’ın ağzından duymuştuk. Menderes’in niyeti, Kürt milletiyle barışmak mıydı; yoksa Kürt oylarını kendi partisine “paket” yapmak için miydi; onu bilenler, biliyor zaten… Düne takılmak günü değildir; o da bir mazlum oldu sonuçta...<br />
<br />
 Ancak, Soylu’ nun, konuşmaları içinde söylediği tartışılmaz bir gerçek vardı ki, seçim dönemlerindeki yazılarımda ben de üzerinde durmuştum; o da, BDP dahil, Ak Parti, CHP, MHP ve tüm siyasi partiler, “Lider Sultası” altında olduklarından, parti içi demokrasiyi bile uygulamıyorlar, gerçeğiydi. Milletvekili adayları, halk (parti tabanları) tarafından değil de, parti liderleri tarafından seçilebiliyorlar sürekli.<br />
<br />
 Yeni Anayasa’yı kimler şekillendirecektir peki; bu partilerle ve bu liderlerle nasıl bir “Yeni Anayasa” orta çıkabilir ki; merak ediyorum doğrusu. Yeni Anayasa, sivil olmalı denilince, aklımıza sivil toplum örgütleri de geliyor hani; bu örgütlerin de perişan halleri ortada duruyor... Kimi gösteriler, 40-50 sivil örgütün ortaklaşa düzenlediği söylenir; gösteriye katılım kitlesine bakıyoruz da, düzenlemesinde imzası olan o kadar örgütün asil ve yedek üye sayısı kadar bile bir kitle oluşmuş değildir. Sıradan üyeleri de yok mudur bu kuruluşların; ya da birer tabanları olmaz mı yani? O dernek ve kuruluşların kimilerine, “Sivil” demeğe bin şahit ister neredeyse.. Bu dernek ve kuruluşların, yeni bir anayasanın ortaya çıkmasında demokratik katkıları veya etkileri ne kadar objektif ve bilimsel olabilecektir acaba? Olmaları, olmamalarından iyidir yine de. Hele bu süreç bir hızlansın, belki görebileceğiz katkılarını da, inşallah…<br />
<br />
 Görünen odur ki, yapılması düşünülen “Yeni Anayasa” eskiye göre “yeni” olabilir ve elbette daha “demokratik” de olabilecektir belki; ancak, kesinlikle SON ANAYASA’ mız olmayacaktır. Bu anayasanın, halklarımızın tüm sorunlarına çözüm vesilesi olacağına inanmıyorum. Tüm halkları memnun edebilecek bilimsel bir çözüm sunabileceğine de inanmıyorum. Oluşacak bu “Yeni Anayasa”, çıkışının hemen akabinde, “daha yeni bir anayasa” nın tartışılmasına neden olabilecek açıklar barındıracağına inanıyorum. Bu durum, Kürtler açısından daha hayati bir gerçeklikte olacağına inanıyorum. Çünkü Türkiye, kendi Kürtlerine, diğer parçalardaki Kürtlerden daha ileri bir statü sunmayacağından neredeyse eminim; tersi mucize olur benim için. Kesinlikle Türkiye, Ortadoğu Bölgesinde, demokrasi açısından model olamadığı gibi; kendi içinde demokrasiyi önemsemiş bir ülke de değildir bana göre.<br />
<br />
 Bulunduğumuz bu nazik bölgede, yeni bir dünya kurulurken, “Büyük” bir projenin şekillenmesi yürürlükteyken, Kürtler olarak, olası bu yeni şekillenmenin içerisinde önemli bir yerimiz olacağını düşünmeliyiz ve basit hesaplarla hiçbir sonuç alamayacağımızı öngörmemiz gerekir ve ona göre mevzilenmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum.<br />
<br />
 Her örgüt ve parti, dünya görüşünde, toplumsal çıkarlarımızı baz almalı, kendi örgütsel ve yapısal çıkarlarını da bu gözleme göre mevzilendirmesini ve muhaliflerin çelişkilerinden yararlanmasını bilmeli ve bu bağlamda, çağa ve gerçekliğimize uygun, ulusal ve uluslararası güç birliklerini oluşturabilmelidirler.<br />
<br />
 Bilmeliyiz ki, ülkede gelişen görünürdeki demokratik açılımlar, içerdeki partnerlerin istemleriyle gelişmiyor; Dünya devleri büyük güçlerin, bölgemiz üzerindeki “Büyük” projelerini yürürlüğe koyarlarken, öngördükleri oluşumların mevzilenmesine göre, ittifak edebilecekleri güçleri harekete geçirmekte ve onlara gerekli açılımlar yaptırmaktadırlar. Sürece uyum sağlamayana yer, makam veya destek vermeyeceklerdir. Bu görülüyor…<br />
<br />
 Yerel liderler de, bu proje sürecinde, kendi toplumu, kendi halkı, kendi parti ve örgütleri için en iyi nasıl mevzilenmeleri gerektiğini öngörebilmelidirler. Kendilerini olayların merkezine koyup, kendi “lider sultası” egolarını tatmin için küçük hesaplar yapmamalı ve kendi dar grup çıkarlarıyla, halkımızın, kendi gerçekliklerine uygun gelişmiş, var olan enerjisini heba etmemelidirler.<br />
<br />
 Geniş ölçekli düşünerek, derin hesap ve oyunları bozamazsak; doğru mevzide doğru yerimizi alamayız ve önümüze gelen tüm yaşamsal fırsatları kaçırmış oluruz. Bilimsel akıl ile hızlı düşünüp, doğru projeler yapmalıyız. Doğru örgütlenme biçimleriyle, doğru partnerlerle ittifak yollarını aramalıyız. Onun için de, tüm parti ve örgütlerin, duruş ve söylemlerini, pratikleri ve davranışlarıyla sınamalıyız. “Ayinesi iştir; kişinin lafına bakılmaz.”<br />
<br />
 Her şey, halkların kardeşliği, eşit, özgür ve gönüllü birlikteliği için olmalıdır. Bunun için, partilerin kendi içinde olsun ve ülke geneli içinde olsun, tam ve şeffaf bir demokrasiyi öngörüp dayatması gerekiyor. Umarım, Yeni Anayasa, bu bağlamda, en demokratik ve en gerçekçi bir yapıda oluşur.<br />
 Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
 M.Nazım Güler<br />
 info@mnazim.com</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çocukta güven duygusunun gelişimi]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-cocukta-guven-duygusunun-gelisimi-1064.html</link>
			<pubDate>Wed, 21 Dec 2011 00:06:34 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-cocukta-guven-duygusunun-gelisimi-1064.html</guid>
			<description><![CDATA[Temel insani duygularımızdan biri de güven gereksinimidir. Her insan bebekliğinden itibaren kaç yaşına gelirse gelsin bu ihtiyacı duyar. “Güven” duygusunun doğru şekilde karşılanmış olması, ileriki hayatımızın da doğru şekilde yaşanması için gereklidir. Dolayısıyla ilk olarak iş, anne-babalara düşüyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Yurtdışında, bebekler üzerinde yapılan bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. Yarış parkuruna benzer bir parkur hazırlanıyor ve deney yapılacak bebeklerin, parkurun bir ucundan karşı ucuna geçmesi bekleniyor. Bu deneyin amacı, anne ile bebeği arasındaki iletişimi gözlemlemek ve engeller karşısında bebeklerin verecekleri tepkileri izlemek olacak. Deneyin farklı aşamaları var, ancak biz, konumuzu ilgilendiren kısmına bakalım.<br />
<br />
<br />
<br />
Bebekler, annelerinin kucağında başlangıç noktasına getiriliyor ve işaret verildiğinde parkurun üzerine bırakılıyor. Fakat karşıya doğru ilerleyen bebekleri, yolun yarısında bir sürpriz bekliyor. Zemin özel bir şekilde düzenlenmiş ve altında su görüntüsü var. Bu kısma gelen bebeklerin tamamı istisnasız olarak geriye dönüp, parkurun başlangıç ucundaki annelerine bakıyorlar.<br />
<br />
<br />
Annenin tepkisi çok önemli.<br />
<br />
<br />
Bazı anneler hiç sorun yokmuş gibi davranıp, çocuklarını cesaretlendiriyor, yola devam etmesi için jest mimikleri ve el kol işaretleriyle ona destek oluyor.<br />
<br />
Bazı anneler ise endişelenip telaşa kapılıyor, ancak yine de çocuklarına devam etmesi için benzer şekilde destek oluyor.<br />
<br />
Diğer bir grup anne ise büsbütün heyecanlanıp vahlanıyor, çocuğunun korktuğunu görerek daha çok telaşa kapılıyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Gelelim bebeklerin durumuna. Bütün bebekler, parkurun altındaki su görüntüsünden endişeleniyor ve annelerine dönüp bakıyorlar. Birinci gruptaki annelerin çocukları, ilk ürpertiyi attıktan sonra cesaretle yollarına devam ediyor. İkinci gruptaki annelerin çocukları ise biraz daha ürkek davranıyor. Kimisi karşıya geçen arkadaşlarını da izleyerek, emin adımlarla olmasa da ilerliyor, kimisi daha geride, kararsız kalıyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Üçüncü gruptaki annelerin çocukları ise engeli geçemiyor. Oldukları yerde kalıp ağlamaya başlıyor, bazısı ise geriye doğru, annelerinin yanına dönüyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Hayatımızdaki güven duygusunun şekillenmesinde, annenin etkisine dair yapılan bu araştırma bize önemli ipuçları sunuyor. Çocuklar, çok küçük olsalar bile, büyüklerin ve özellikle de ebeveynin yüzündeki ifadeyi iyi okuyabiliyor. Yukarıdaki deneyde, annelerin yüzüne yansıyan duygu, bebeğin davranışında belirleyici oluyor. Endişeli anneler, çocuklarına ne kadar destek olmaya çalışsa da, yüzlerindeki o korku ve endişeyi fark eden bebekler tepkilerini ona göre veriyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu deneyin bir benzerini bizler de kendi hayatımızda ya da çevremizde gözlemleyebiliriz. Bilirsiniz çocuklar düşe kalka büyür. Böylesi ufak kazalarda düşen ya da evde halının üzerinde tökezleyen bir çocuğun ilk tepkisi, kendisine en yakın gördüğü kişiye bakmak olur. Ortamda anne baba varsa ilk olarak onlara bakar ve edindiği izlenime göre yaygarayı basar ya da bir şey olmamış gibi gülerek oyununa kaldığı yerden devam eder. Eğer anne babadan biri yoksa bu kez kendisini en yakın hissettiği, güven duyabildiği kişiye bakar, ondan aldığı izlenime göre davranır. Burada asıl görev ebeveynlere düşüyor. Ufak düşmelerde çocuğa güven vererek onun, kendi başına yeniden ayağa kalkabilmesini sağlamak gerekiyor. “Haydi, kalk bakayım, o kadarcıktan bir şey olmadı, kalk göreyim seni” gibi cümleleri kendinden emin bir şekilde ve hiçbir endişeyi, sesimize ve yüzümüze yansıtmadan söyleyebilirsek, çocuk da eğer gerçekten canı yanmamışsa kalkıp yoluna devam edecektir. Tabi bu örnekler gerçek yaralanmalar, ağır ve ciddi durumlar için değil. Sadece çocukların ufak nazlanma durumları için geçerli.<br />
<br />
<br />
<br />
Ancak burada yine bir noktaya dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü çocuklar, çevresinden destek alıp “güven” içinde olduğunu hissetmek istediği kadar, önemsendiğini ve ciddiye alındığını da bilmek ister. Ebeveynin dengeyi iyi kurması gerekiyor. Çocuğun, gerçekten şefkat ve ilgi beklediği durumları fark edip, ona, önemsizmiş gibi davranmak da yanlış olur. Karşımızdaki çocuk, çok küçük bir bebek bile olsa, ona, bir “birey” olarak davranmak gerekir. Küçüktür anlamaz sanmak yanlış bir tutum olacaktır.<br />
<br />
<br />
<br />
Ülkemizdeki anne-babalar, genelde aşırı sahiplenici bir tavır gösterirler. Oysaki çocukların, hayatta tek başına, güçlü durabilmesi için yeterli “özgüvene” sahip olması gerekir. Yukarıdaki örneklerde de çocuktaki “güven” duygusunun gelişiminde anne-babanın ne kadar etkili olduğunu anlatmaya çalıştık.<br />
<br />
<br />
<br />
Sağlıklı bireylerden oluşmuş, sağlıklı toplumlar yetiştirebilmek için, ilk eğitim, bebeklerin doğduğu andan başlamalı. Çocuğun, hayata hazırlıklı olabilmesi için yeme-içme gibi dürtülerinin yanı sıra, güven duygusunun da ilk andan itibaren karşılanması gerekiyor.<br />
<br />
Hatice Adalar<br />
<a href="http://getir.net/5sjb" target="_blank">Kaynak</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Temel insani duygularımızdan biri de güven gereksinimidir. Her insan bebekliğinden itibaren kaç yaşına gelirse gelsin bu ihtiyacı duyar. “Güven” duygusunun doğru şekilde karşılanmış olması, ileriki hayatımızın da doğru şekilde yaşanması için gereklidir. Dolayısıyla ilk olarak iş, anne-babalara düşüyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Yurtdışında, bebekler üzerinde yapılan bir araştırmadan bahsetmek istiyorum. Yarış parkuruna benzer bir parkur hazırlanıyor ve deney yapılacak bebeklerin, parkurun bir ucundan karşı ucuna geçmesi bekleniyor. Bu deneyin amacı, anne ile bebeği arasındaki iletişimi gözlemlemek ve engeller karşısında bebeklerin verecekleri tepkileri izlemek olacak. Deneyin farklı aşamaları var, ancak biz, konumuzu ilgilendiren kısmına bakalım.<br />
<br />
<br />
<br />
Bebekler, annelerinin kucağında başlangıç noktasına getiriliyor ve işaret verildiğinde parkurun üzerine bırakılıyor. Fakat karşıya doğru ilerleyen bebekleri, yolun yarısında bir sürpriz bekliyor. Zemin özel bir şekilde düzenlenmiş ve altında su görüntüsü var. Bu kısma gelen bebeklerin tamamı istisnasız olarak geriye dönüp, parkurun başlangıç ucundaki annelerine bakıyorlar.<br />
<br />
<br />
Annenin tepkisi çok önemli.<br />
<br />
<br />
Bazı anneler hiç sorun yokmuş gibi davranıp, çocuklarını cesaretlendiriyor, yola devam etmesi için jest mimikleri ve el kol işaretleriyle ona destek oluyor.<br />
<br />
Bazı anneler ise endişelenip telaşa kapılıyor, ancak yine de çocuklarına devam etmesi için benzer şekilde destek oluyor.<br />
<br />
Diğer bir grup anne ise büsbütün heyecanlanıp vahlanıyor, çocuğunun korktuğunu görerek daha çok telaşa kapılıyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Gelelim bebeklerin durumuna. Bütün bebekler, parkurun altındaki su görüntüsünden endişeleniyor ve annelerine dönüp bakıyorlar. Birinci gruptaki annelerin çocukları, ilk ürpertiyi attıktan sonra cesaretle yollarına devam ediyor. İkinci gruptaki annelerin çocukları ise biraz daha ürkek davranıyor. Kimisi karşıya geçen arkadaşlarını da izleyerek, emin adımlarla olmasa da ilerliyor, kimisi daha geride, kararsız kalıyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Üçüncü gruptaki annelerin çocukları ise engeli geçemiyor. Oldukları yerde kalıp ağlamaya başlıyor, bazısı ise geriye doğru, annelerinin yanına dönüyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Hayatımızdaki güven duygusunun şekillenmesinde, annenin etkisine dair yapılan bu araştırma bize önemli ipuçları sunuyor. Çocuklar, çok küçük olsalar bile, büyüklerin ve özellikle de ebeveynin yüzündeki ifadeyi iyi okuyabiliyor. Yukarıdaki deneyde, annelerin yüzüne yansıyan duygu, bebeğin davranışında belirleyici oluyor. Endişeli anneler, çocuklarına ne kadar destek olmaya çalışsa da, yüzlerindeki o korku ve endişeyi fark eden bebekler tepkilerini ona göre veriyor.<br />
<br />
<br />
<br />
Bu deneyin bir benzerini bizler de kendi hayatımızda ya da çevremizde gözlemleyebiliriz. Bilirsiniz çocuklar düşe kalka büyür. Böylesi ufak kazalarda düşen ya da evde halının üzerinde tökezleyen bir çocuğun ilk tepkisi, kendisine en yakın gördüğü kişiye bakmak olur. Ortamda anne baba varsa ilk olarak onlara bakar ve edindiği izlenime göre yaygarayı basar ya da bir şey olmamış gibi gülerek oyununa kaldığı yerden devam eder. Eğer anne babadan biri yoksa bu kez kendisini en yakın hissettiği, güven duyabildiği kişiye bakar, ondan aldığı izlenime göre davranır. Burada asıl görev ebeveynlere düşüyor. Ufak düşmelerde çocuğa güven vererek onun, kendi başına yeniden ayağa kalkabilmesini sağlamak gerekiyor. “Haydi, kalk bakayım, o kadarcıktan bir şey olmadı, kalk göreyim seni” gibi cümleleri kendinden emin bir şekilde ve hiçbir endişeyi, sesimize ve yüzümüze yansıtmadan söyleyebilirsek, çocuk da eğer gerçekten canı yanmamışsa kalkıp yoluna devam edecektir. Tabi bu örnekler gerçek yaralanmalar, ağır ve ciddi durumlar için değil. Sadece çocukların ufak nazlanma durumları için geçerli.<br />
<br />
<br />
<br />
Ancak burada yine bir noktaya dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü çocuklar, çevresinden destek alıp “güven” içinde olduğunu hissetmek istediği kadar, önemsendiğini ve ciddiye alındığını da bilmek ister. Ebeveynin dengeyi iyi kurması gerekiyor. Çocuğun, gerçekten şefkat ve ilgi beklediği durumları fark edip, ona, önemsizmiş gibi davranmak da yanlış olur. Karşımızdaki çocuk, çok küçük bir bebek bile olsa, ona, bir “birey” olarak davranmak gerekir. Küçüktür anlamaz sanmak yanlış bir tutum olacaktır.<br />
<br />
<br />
<br />
Ülkemizdeki anne-babalar, genelde aşırı sahiplenici bir tavır gösterirler. Oysaki çocukların, hayatta tek başına, güçlü durabilmesi için yeterli “özgüvene” sahip olması gerekir. Yukarıdaki örneklerde de çocuktaki “güven” duygusunun gelişiminde anne-babanın ne kadar etkili olduğunu anlatmaya çalıştık.<br />
<br />
<br />
<br />
Sağlıklı bireylerden oluşmuş, sağlıklı toplumlar yetiştirebilmek için, ilk eğitim, bebeklerin doğduğu andan başlamalı. Çocuğun, hayata hazırlıklı olabilmesi için yeme-içme gibi dürtülerinin yanı sıra, güven duygusunun da ilk andan itibaren karşılanması gerekiyor.<br />
<br />
Hatice Adalar<br />
<a href="http://getir.net/5sjb" target="_blank">Kaynak</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ACİL UYARI!]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-acil-uyari-1055.html</link>
			<pubDate>Mon, 28 Nov 2011 23:09:40 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-acil-uyari-1055.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">ACİL UYARI!</span><br />
<span style="color: #000080;"><br />
Sevgili <a href="http://www.mnazim.com" target="_blank">http://www.mnazim.com</a> üyelerine acil uyarımızdır!<br />
<br />
Yakın bir zaman zarfında, sitemizin forum bölümünü tamamen kapatmayı ve büyük bir olasılıkla artık açmamayı düşünmekteyiz.<br />
<br />
Bunun için, değerli üyelerimizin değer verdikleri emeklerinden, arşivlemek istedikleri çalışmaları var ise, acilen kendi bilgisayarlarına kopyalasınlar. <br />
<br />
Bu fırsatı değerlendirmeniz için, <a href="http://www.mnazim.com" target="_blank">http://www.mnazim.com</a> sitesi, forumlarını, emeklerinizi güvence altına alabilmeniz adına kısa bir süreliğine açık tutacaktır. Lütfen elinizi çabuk tutunuz.<br />
<br />
Bu forumda, yazılarıyla, yorumlarıyla, eleştirileriyle ve her türlü paylaşımlarıyla emeği geçen tüm üyelerimize yürekten teşekkür ediyor, saygılar sunuyoruz.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #FF0000;">ACİL UYARI!</span><br />
<span style="color: #000080;"><br />
Sevgili <a href="http://www.mnazim.com" target="_blank">http://www.mnazim.com</a> üyelerine acil uyarımızdır!<br />
<br />
Yakın bir zaman zarfında, sitemizin forum bölümünü tamamen kapatmayı ve büyük bir olasılıkla artık açmamayı düşünmekteyiz.<br />
<br />
Bunun için, değerli üyelerimizin değer verdikleri emeklerinden, arşivlemek istedikleri çalışmaları var ise, acilen kendi bilgisayarlarına kopyalasınlar. <br />
<br />
Bu fırsatı değerlendirmeniz için, <a href="http://www.mnazim.com" target="_blank">http://www.mnazim.com</a> sitesi, forumlarını, emeklerinizi güvence altına alabilmeniz adına kısa bir süreliğine açık tutacaktır. Lütfen elinizi çabuk tutunuz.<br />
<br />
Bu forumda, yazılarıyla, yorumlarıyla, eleştirileriyle ve her türlü paylaşımlarıyla emeği geçen tüm üyelerimize yürekten teşekkür ediyor, saygılar sunuyoruz.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇÖZÜM İSTERKEN]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-cozum-isterken-1051.html</link>
			<pubDate>Sun, 20 Nov 2011 22:16:27 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-cozum-isterken-1051.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;"><br />
ÇÖZÜM İSTERKEN<br />
<br />
Ortadoğu kazanı kaynaya dursun, bizim tenceredeki sorunlar da oradan tetiklenip fokurdanmaya başlayacak sanki.. Bizdeki görece açılım durdu; birileri tarafından çözüm yolları tıkatılmaya çalışılıyor.. Barış güvercini olan umudumuz can evinden vuruldu. Umutlarımızı kimler, niçin söndürmek istiyorlar; barışa giden yolları kimler mayınlıyor, savaş tamtamlarını niçin çalıyorlar?. Her tarafımız puşt zulası, her yanımız mayın tarlası; ne zaman gelecek, bu kin ve nefretin üzerin bir barış molası?.. Doksan yıldır, bir tezgâh var; kalleşlikle kirlenmiş “düşük yoğunluklu savaş”, bir kör dövüşü gibi körükleniyor, oldum olası..<br />
<br />
Egemenlerin politikacıları, elitleri ve kurumlarının hiç biri, doğru bir yaklaşımla, güven verici bir programla soruna yaklaşmadılar veya yaklaşamıyorlar. Yani tek düşünceleri, farklı diye abalıya vurmak oldu hep. Bu karanlık savaşta, kaybedilen genç değerlerimizi öldürtenleri hem herkes biliyor, deniliyor, hem de bir asırdır devletin her hücresini ele geçirmiş derin devletin son tezahürü olan Ergenekon’u unutur görünerek, olmakta olan tüm kötülükleri çaktırmadan PKK’ ye bağlayıp, gerçek görev ve sorumluluklarından kaçıyorlar.<br />
<br />
Ama derinden iğdiş edilmiş mantıksızlık gereği, farklı diye abalıya vurmak, sorumluluk ve risk almaktan kaçınan herkesin amacı olmuş neredeyse. Kimi aydınlar bile, kamuya yansıyan yaklaşımlarından anlaşıldığı kadarıyla bu kültürden bayağı etkilenmiş görünüyorlar... Kimin ne düşüneceği konusunda herkes özgürdür sonuçta, kendilerini aydın sananlar da böyle düşünebiliyorlarsa artık,  düşünsünler bakalım, keyifleri bilir. Acıları birlikte çekeceğiz.<br />
<br />
İddia olunur ki, bu hükümet zamanında, cumhuriyet tarihi boyunca tabu sayılan bir çok şey tartışılabilir olmuş. Ben de öyle sanmıştım, ancak sadece tartışmayla sınırlı kalındı ne yazık ki... Bölgemizin diğer devletlerindeki değişimler,  iktidarlarının altüst oluşlarıyla veya pratik çözümlerle yürürken, bizde ise, kimi konuları tartışabilme olgusunu bile sanki büyük bir atılımmış gibi çok abartabiliyoruz. Bu göreceli değişimi de çok çekingen ve istemsizce sundukları halde.<br />
<br />
TC hükümeti, birilerinin dürtmesiyle bir adım atmaya çalıştı sanki… Bölge değişiyor, tüm dünya değişirken; deve kuşu misali hiç kimse, başını kuma sokup bir şey yokmuş gibi davranamaz, bu hükümet de öyle; ama şu anda onun da değişim barutu bitmiş, mecali kalmamış görünüyor. Hanidir; kaç kişi hüküm yedi Ergenekon davasından? Dava, sulandırılıp kendine özel bir bulamaç gibi duruyor ortalık yerde.. Kaç tane “faili meçhul” ü belli etti, bundan kim mahkûm olabildi? Kozmik odalara da girdiler; önlerinde sır olabilecek hiç bir şey kalmamış bence; ama onların da çözüme niyetleri yokmuş belli ki. Öncekiler,” Erkene-kondu” ise; bunlar da Hazıra-kondu bir mirasyediliğe adaydırlar adeta.<br />
<br />
Kimisi de, Ergenekon ile bağları var diye, sıra PKK’ ye gelecektir, deyip duruyorlar; neden onu sıraya koymuşlar ki? İlk sırayı PKK’ ye vereydiler; madem tüm kötülüklerin kaynağı olarak onları görüyorlar ve madem Ergenekon ile bağı var diyorlar; niye şu ana kadar belgelerini açıklamıyorlar veya savcıları dava açmaya çağırmıyorlar? Zülfü yâre dokunacak diye mi korkuyorlar? Yoksa biz de, aynı yolda yürümeğe devam edelim de, bu sorunu, iktidarda daha fazla kalabilmek için biz de kullanalım mı diyorlar?<br />
<br />
12 Eylül darbecileri de yargılansın diye referandum yapıldı güya; hani ne oldu, galiba darbecilerin kendiliğinden ölmelerini bekliyorlar. Son darbeci de ölsün, davayı o zaman başlatacaklar demek ki...<br />
<br />
Demokratik açılım adına Kürt sorununu da çözeceğiz dediler; sonra vazgeçtiler, meğer Kürt sorunu yokmuş; sadece Kürt kardeşlerinin sorunu varmış dediler. Acaba kendi partilerine oy vermiş olanların ihaleler sorunundan mı bahsediyorlardı, gerçeklerden böyle çark ederlerken!..<br />
<br />
Neyse; bir baktık iki, nedenleri hala muamma olan, operasyonlar ve çatışmalar başlayıverdi. Seçilmiş milletvekilleri meclisi boykot ettiler. Sonra kimileri, sorunu çözmek istiyorlarsa,  meclise niye gitmiyorlar, demeye başladılar. Engel çıkaranlarla sitem eden kaynaklar aynıydı. Meclisi boykot edenler de, hangi gerekçeyle boykot ettiler ve sonra ne değişti de boykotu bırakıp meclis yoluna düştüler, o da başka bir muamma tabii..<br />
<br />
Madem meclis orada diyorsunuz; Kürtlerin oyları, niye Türkiye geneliyle ölçülüyor? Neden %10 barajına dokunmuyorsunuz? Baraj istiyorlarsa, iller bazında olsun da, bakalım Kürdî olmayan hangi parti Kürtlerin yoğun olduğu illerde, Kürtlerden milletvekili çıkarabilecek!.. Kürtlere ( ve tüm halklara) her türlü kendini ifade etme ve örgütlenme hakları verilseydi, meclisin renkleri de kim bilir ne kadar değişecekti. PKK diye bir olay da kalmazdı elbette, gerek de kalmayacaktı zaten. Ama o mecliste oturanlar, bunu da istemiyorlar ve at gözlüklü kimileri de bir türlü bu gerçeği göremiyorlar. Hatta ısrarla görmek istemiyorlar. Çözüm yerine, işin kolayına kaçıyorlar, suçlarını başkalarına yüklemek için eleştiri oklarını başka yöne yöneltiyorlar.<br />
<br />
Bütün bunlar gösteriyor ki, tezgâhın nerede piştiği, tavalarına da her renkten halk çocuklarının nasıl düştüğü, yeterince açık değil mi? TV açık oturumlarında olsun, çeşitli platformlarda olsun; sorunun çözümünü barışçıl yollarda arayan insanlarımıza hep bir ters yaklaşım söz konusu oluyor. Nedense herkes, bu sorunun kaynağı olan derin devlete arkamızı dönmemizi ve onların asırlık politikalarının sonucu olan PKK’ ye karşı durmamızı, oraya lanet yağdırmamızı veya eleştirmemizi istemektedirler. Bunu bizden (Kürtlerden)  isteyenler, (bilerek veya bilemeyerek) sorunu da, çözümü de, olguyu da ters yüz etme tezgâhından başka bir şey yapmıyorlar. Kürtler, bu oyuna gelmeyeceklerdir. Bu tür iddia sahibi olanlar, önce Kürt halkının haklarını teslim edip, bize güven vermeleri gerekir. <br />
<br />
Hiç kimse, halkımıza düşman veya nefret edici konumunda duruyorken, üst perdeden ahkâm kesip, bize akıl vermeğe kalkmasın!. Sorun, kime eleştiri yöneltip, kime lanet okuyacağımız değildir; koca bir ulusun doğal haklarının neler olabileceği ve bunun için en doğru çözüm yolunun nasıl olacağıdır. Herkes eteğindeki taşları bu yönde döksünler. Kimler, nasıl konuşacaksa konuşsunlar, yeter ki, söylemlerinde ciddi, vicdanlarında doğru, niyetlerinde iyi olsunlar. Her şeyin bir ortası vardır, ortaklaşa bulunur.<br />
<br />
Bu karanlık tezgâhlarda, sorunla alakasız katledilen masum insanların vebalini, hep tek tarafa yükleyip, kamuoyunu bu yönde körüklemek, çözüm yollarını kilitleyip, doğru gelişmelerin önünü tıkamaktır. Yani ölenlerin tümünün, çeşitli halklardan masum halk çocukları olduğunu, (tüm ilgili yazılarımla ben dahil) neredeyse söylemeyen yoktur. Ama konuyu saptırmak, çözüm adresini çarpıtmaktan kaynaklı sübjektif niyetlerden dolayı, kimse doğruyu söylemiyor veya yedi mahalleden sürgün edilirim korkusuyla söylemek istemiyor. <br />
<br />
Kürtler ne istiyor diyenler, kendi önerilerinden söz etmiyorlar. Sizin ne istediğiniz, 90 yıldır belli olduğu için, hala “hiçbir şey”dir (kimi aydınlar da, kendilerini o atmosferden hâlâ kurtaramadıkları belli oluyor) ; bizim ( yani Kürt halkının) ne istediğine (zor gücüyle) izin vermediğiniz için bütün bu isyanlar olmuştur zaten. İsyanların iyi bir şey olduğunu isyan edenler bile söylemiyorlar; bize başka yol bırakılmıyor, bizi isyana mecbur ediyorlar, diyorlar. Hala durum farklı değildir. Kimi aydınlar bile böyle düşündükten sonra… Düzen aynı düzen, tezgâh, yine aynı tezgâh şeklinde sürüp gidiyor…<br />
<br />
Sadece ben doğruları söylerim, diye bir iddiam yoktur elbette, olamaz zaten. Başkalarının tek bir doğrusu olursa dahi, onu da alıp değerlendirmek ve onu, kendi doğrusuymuş gibi benimsemek gerektiğine inanırım.<br />
<br />
Bazıları, sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi, bu ülkede başka halklar da var, niye sadece Kürtler sitem ediyor, diyorlar. Elbette ki bu ülkede Kürtlerden başka halklar da yaşıyor ve onlar susuyor diye Kürt halkı, her zulmü kabul etmek zorunda değildir. Başka bir halk, varım diyorsa konuşsun, onlara,” konuşma, sırada ben varım” diyecek bir Kürt çıkabilir mi? Çıkmayacaktır.. <br />
<br />
Romanlar, Kürtlerden daha çok aşağılanıyor, diyorlar, olabilir; ama onlar da kendi haklarını aramaya başladılar ve Kürtleri örnek aldıklarını söylüyorlar. Kimi duyarlı Adigeler, Lazlar da öyle diyor; ama galiba kimileri de, öyle bir sessiz ve suskundur ki, Kürdün hak arama gürültüsünden, şahsi çıkarları gereği, kendi sessizliği bozulmasın adına, korkup, ortalığı velveleye veriyorlar. Bu ülkede başkaları da var (ve onlar susuyorlarsa o zaman) siz Kürtler konuşamazsınız, neden şikayet ediyorsunuz, der gibi bir tuzaktır dayatılmak istenen. Kraldan daha kralcı bir davranıştan öte bir şey değildir bu yaklaşım tarzı. Hiçleşmişlikten gelen bir saçmalıktır bu söylem.<br />
<br />
Unutmayalım ki bütün halklar, bizim zenginliğimizdir; hepsi konuşmalı, kendilerini ifade edebilmeli, devlet desteğiyle kendi dillerini ve kültürlerini koruyabilmelidir. Kitlesel oldukları yerlerde, çocukları, Anadilleriyle de eğitim yapabilmelidir. Bir dil, bir insandır ve ben, çok insanım-lisanım olsun istiyorum. Onlar, kendilerini kendi dilleriyle ifade ettikçe ben, daha çok zevk alacağım; hatta elimden gelirse onların dillerini de öğrenip, onların diliyle onlarla sohbet etmek isterim. Ya da ortaklaştığımız bir dille sohbet ederiz, sevgiyle, saygıyla..  Halklar kendi iç huzurunu bulursa, bundan bana da pay düşecektir. Birbirimizi, farklılığımıza rağmen sevebilmeliyiz. Benim, tahammülsüzlük gibi bir problemim yoktur çok şükür. Hiç kimsenin de olmasın.<br />
<br />
Ama bir gerçek var ki, Türkiye’deki inkâr ve imha politikalarının temelinde, Türk(men) halkının zerre kadar suçu yoktur; tüm suçları, diğer azınlık halklardan gelen ve Türk’ten daha Türkçü olan kimliksizlerden geliyor. Kimisi onlara, “Beyaz Türk” deseler de, onlardan daha kara(nlık) kimse yoktur.<br />
<br />
Bazen, bu konulardaki yazılarımızda “biz” ve “siz” zamirleri sıkça geçmek durumunda oluyor; okuyucular, acaba “biz” denince, söyleyenin arkasında bir örgüt mü var; ya da “siz” dediği kimse hangi örgüttendir, diye bir ikilem içinde kalabilirler. Bu tür varsayımlar, vehmler yersizdir; bu sözcükler, kimi yerlerde alçak gönüllükten kaynaklı, “ben” dememeye gösterilen bir özenden dolayı da olabiliyor.<br />
<br />
Ben, Kürt sorununu söz konusu eden yazılarımda, bazen “biz” derken, (ben de içinde olarak) genel anlamda tüm Kürt halkını kast ediyorum; her hangi bir parti, örgüt veya kuruluşu değil; (konumun muhatabına) “siz” derken de, bu ülkeye 90 yıldır egemen olan çözümsüzlük zihniyetinin iradesi ve bu zihniyetin ideolojisiyle iğdiş edilerek çözüme karşı olan kimseleri kast ediyorum. Bir halkı veya belli bir şahsı değil.<br />
<br />
Kürt sorununa çözüm isterken, diyalogdan öte gidilecek başka bir yol yoktur. Söylem sahipleri, ne kadar iyi niyetle yaklaşırlarsa; çözüm adına ne kadar objektif görüş ortaya koyabilirlerse, sonuca daha kolay ulaşılabilecektir. Yoksa Ak-Kara ikileminde böyle talim yapmaya devam edilirse, bir yüz yıl daha kaybımız olur; eğer o da bu süreçte kurda kuşa yem olmadan varlığımızı koruyabilirsek... Birlikte yaşamanın yollarını tıkarsak, kopuşun ve ayrışmanın yolunu göstermiş oluruz. Onun için kim, ne diyorsa ve neyi dayatıyorsa, bunun bilincinde ve olası tehlikelerin farkında olmalıdır, bulunduğumuz şu Ortadoğu’ nun kurtlar sofrasında.<br />
<br />
Birbirimizi, sayısız hile virajlarından dolaştırmaya gerek yoktur; doğrular kısa ve özdür. Çözüm, öyle yakın görünen bir köydür ki, hiçbir kılavuza ihtiyaç duymayacak kadar açık ve kolay görülmektedir. Ünlü Bizans hilelerine başvurmadan, bozuk düşüncelerden arınmış olarak, yeter ki, çözüme dair “iyi” bir niyetimiz olsun. Sorun, halkların kendilerinden kaynaklanmıyor; sorun, söz konusu halkları temsil ettiklerini iddia edenlerin hileli rant ihtiraslarından ve gizli kapalı niyetlerinden kaynaklanıyor. Herkes hilelerinden arınsın ve dümdüz olan doğru yolun üstüne çıksın, varlıklarıyla, yaptıklarıyla tüm halklara görünür olsunlar. Konuşmalarınızı da tüm halklar duysun ki, artık kendi başlarına yeni bir çorap örmeyeceğinizi görüp anlayabilsinler ve gönlü rahat bir şekilde çözüm görüşmelerinizin sonucunu bekleyebilsinler. Haydi, çözüme dair taşlarınızı barış puzlasına yerleştirin; görelim bakalım, kim, hangi doğru gerçekleri, nasıl koyuyor ortaya… Oyun bozanlık yapan olursa, deşifre de olabilecektir böylece..<br />
<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;"><br />
ÇÖZÜM İSTERKEN<br />
<br />
Ortadoğu kazanı kaynaya dursun, bizim tenceredeki sorunlar da oradan tetiklenip fokurdanmaya başlayacak sanki.. Bizdeki görece açılım durdu; birileri tarafından çözüm yolları tıkatılmaya çalışılıyor.. Barış güvercini olan umudumuz can evinden vuruldu. Umutlarımızı kimler, niçin söndürmek istiyorlar; barışa giden yolları kimler mayınlıyor, savaş tamtamlarını niçin çalıyorlar?. Her tarafımız puşt zulası, her yanımız mayın tarlası; ne zaman gelecek, bu kin ve nefretin üzerin bir barış molası?.. Doksan yıldır, bir tezgâh var; kalleşlikle kirlenmiş “düşük yoğunluklu savaş”, bir kör dövüşü gibi körükleniyor, oldum olası..<br />
<br />
Egemenlerin politikacıları, elitleri ve kurumlarının hiç biri, doğru bir yaklaşımla, güven verici bir programla soruna yaklaşmadılar veya yaklaşamıyorlar. Yani tek düşünceleri, farklı diye abalıya vurmak oldu hep. Bu karanlık savaşta, kaybedilen genç değerlerimizi öldürtenleri hem herkes biliyor, deniliyor, hem de bir asırdır devletin her hücresini ele geçirmiş derin devletin son tezahürü olan Ergenekon’u unutur görünerek, olmakta olan tüm kötülükleri çaktırmadan PKK’ ye bağlayıp, gerçek görev ve sorumluluklarından kaçıyorlar.<br />
<br />
Ama derinden iğdiş edilmiş mantıksızlık gereği, farklı diye abalıya vurmak, sorumluluk ve risk almaktan kaçınan herkesin amacı olmuş neredeyse. Kimi aydınlar bile, kamuya yansıyan yaklaşımlarından anlaşıldığı kadarıyla bu kültürden bayağı etkilenmiş görünüyorlar... Kimin ne düşüneceği konusunda herkes özgürdür sonuçta, kendilerini aydın sananlar da böyle düşünebiliyorlarsa artık,  düşünsünler bakalım, keyifleri bilir. Acıları birlikte çekeceğiz.<br />
<br />
İddia olunur ki, bu hükümet zamanında, cumhuriyet tarihi boyunca tabu sayılan bir çok şey tartışılabilir olmuş. Ben de öyle sanmıştım, ancak sadece tartışmayla sınırlı kalındı ne yazık ki... Bölgemizin diğer devletlerindeki değişimler,  iktidarlarının altüst oluşlarıyla veya pratik çözümlerle yürürken, bizde ise, kimi konuları tartışabilme olgusunu bile sanki büyük bir atılımmış gibi çok abartabiliyoruz. Bu göreceli değişimi de çok çekingen ve istemsizce sundukları halde.<br />
<br />
TC hükümeti, birilerinin dürtmesiyle bir adım atmaya çalıştı sanki… Bölge değişiyor, tüm dünya değişirken; deve kuşu misali hiç kimse, başını kuma sokup bir şey yokmuş gibi davranamaz, bu hükümet de öyle; ama şu anda onun da değişim barutu bitmiş, mecali kalmamış görünüyor. Hanidir; kaç kişi hüküm yedi Ergenekon davasından? Dava, sulandırılıp kendine özel bir bulamaç gibi duruyor ortalık yerde.. Kaç tane “faili meçhul” ü belli etti, bundan kim mahkûm olabildi? Kozmik odalara da girdiler; önlerinde sır olabilecek hiç bir şey kalmamış bence; ama onların da çözüme niyetleri yokmuş belli ki. Öncekiler,” Erkene-kondu” ise; bunlar da Hazıra-kondu bir mirasyediliğe adaydırlar adeta.<br />
<br />
Kimisi de, Ergenekon ile bağları var diye, sıra PKK’ ye gelecektir, deyip duruyorlar; neden onu sıraya koymuşlar ki? İlk sırayı PKK’ ye vereydiler; madem tüm kötülüklerin kaynağı olarak onları görüyorlar ve madem Ergenekon ile bağı var diyorlar; niye şu ana kadar belgelerini açıklamıyorlar veya savcıları dava açmaya çağırmıyorlar? Zülfü yâre dokunacak diye mi korkuyorlar? Yoksa biz de, aynı yolda yürümeğe devam edelim de, bu sorunu, iktidarda daha fazla kalabilmek için biz de kullanalım mı diyorlar?<br />
<br />
12 Eylül darbecileri de yargılansın diye referandum yapıldı güya; hani ne oldu, galiba darbecilerin kendiliğinden ölmelerini bekliyorlar. Son darbeci de ölsün, davayı o zaman başlatacaklar demek ki...<br />
<br />
Demokratik açılım adına Kürt sorununu da çözeceğiz dediler; sonra vazgeçtiler, meğer Kürt sorunu yokmuş; sadece Kürt kardeşlerinin sorunu varmış dediler. Acaba kendi partilerine oy vermiş olanların ihaleler sorunundan mı bahsediyorlardı, gerçeklerden böyle çark ederlerken!..<br />
<br />
Neyse; bir baktık iki, nedenleri hala muamma olan, operasyonlar ve çatışmalar başlayıverdi. Seçilmiş milletvekilleri meclisi boykot ettiler. Sonra kimileri, sorunu çözmek istiyorlarsa,  meclise niye gitmiyorlar, demeye başladılar. Engel çıkaranlarla sitem eden kaynaklar aynıydı. Meclisi boykot edenler de, hangi gerekçeyle boykot ettiler ve sonra ne değişti de boykotu bırakıp meclis yoluna düştüler, o da başka bir muamma tabii..<br />
<br />
Madem meclis orada diyorsunuz; Kürtlerin oyları, niye Türkiye geneliyle ölçülüyor? Neden %10 barajına dokunmuyorsunuz? Baraj istiyorlarsa, iller bazında olsun da, bakalım Kürdî olmayan hangi parti Kürtlerin yoğun olduğu illerde, Kürtlerden milletvekili çıkarabilecek!.. Kürtlere ( ve tüm halklara) her türlü kendini ifade etme ve örgütlenme hakları verilseydi, meclisin renkleri de kim bilir ne kadar değişecekti. PKK diye bir olay da kalmazdı elbette, gerek de kalmayacaktı zaten. Ama o mecliste oturanlar, bunu da istemiyorlar ve at gözlüklü kimileri de bir türlü bu gerçeği göremiyorlar. Hatta ısrarla görmek istemiyorlar. Çözüm yerine, işin kolayına kaçıyorlar, suçlarını başkalarına yüklemek için eleştiri oklarını başka yöne yöneltiyorlar.<br />
<br />
Bütün bunlar gösteriyor ki, tezgâhın nerede piştiği, tavalarına da her renkten halk çocuklarının nasıl düştüğü, yeterince açık değil mi? TV açık oturumlarında olsun, çeşitli platformlarda olsun; sorunun çözümünü barışçıl yollarda arayan insanlarımıza hep bir ters yaklaşım söz konusu oluyor. Nedense herkes, bu sorunun kaynağı olan derin devlete arkamızı dönmemizi ve onların asırlık politikalarının sonucu olan PKK’ ye karşı durmamızı, oraya lanet yağdırmamızı veya eleştirmemizi istemektedirler. Bunu bizden (Kürtlerden)  isteyenler, (bilerek veya bilemeyerek) sorunu da, çözümü de, olguyu da ters yüz etme tezgâhından başka bir şey yapmıyorlar. Kürtler, bu oyuna gelmeyeceklerdir. Bu tür iddia sahibi olanlar, önce Kürt halkının haklarını teslim edip, bize güven vermeleri gerekir. <br />
<br />
Hiç kimse, halkımıza düşman veya nefret edici konumunda duruyorken, üst perdeden ahkâm kesip, bize akıl vermeğe kalkmasın!. Sorun, kime eleştiri yöneltip, kime lanet okuyacağımız değildir; koca bir ulusun doğal haklarının neler olabileceği ve bunun için en doğru çözüm yolunun nasıl olacağıdır. Herkes eteğindeki taşları bu yönde döksünler. Kimler, nasıl konuşacaksa konuşsunlar, yeter ki, söylemlerinde ciddi, vicdanlarında doğru, niyetlerinde iyi olsunlar. Her şeyin bir ortası vardır, ortaklaşa bulunur.<br />
<br />
Bu karanlık tezgâhlarda, sorunla alakasız katledilen masum insanların vebalini, hep tek tarafa yükleyip, kamuoyunu bu yönde körüklemek, çözüm yollarını kilitleyip, doğru gelişmelerin önünü tıkamaktır. Yani ölenlerin tümünün, çeşitli halklardan masum halk çocukları olduğunu, (tüm ilgili yazılarımla ben dahil) neredeyse söylemeyen yoktur. Ama konuyu saptırmak, çözüm adresini çarpıtmaktan kaynaklı sübjektif niyetlerden dolayı, kimse doğruyu söylemiyor veya yedi mahalleden sürgün edilirim korkusuyla söylemek istemiyor. <br />
<br />
Kürtler ne istiyor diyenler, kendi önerilerinden söz etmiyorlar. Sizin ne istediğiniz, 90 yıldır belli olduğu için, hala “hiçbir şey”dir (kimi aydınlar da, kendilerini o atmosferden hâlâ kurtaramadıkları belli oluyor) ; bizim ( yani Kürt halkının) ne istediğine (zor gücüyle) izin vermediğiniz için bütün bu isyanlar olmuştur zaten. İsyanların iyi bir şey olduğunu isyan edenler bile söylemiyorlar; bize başka yol bırakılmıyor, bizi isyana mecbur ediyorlar, diyorlar. Hala durum farklı değildir. Kimi aydınlar bile böyle düşündükten sonra… Düzen aynı düzen, tezgâh, yine aynı tezgâh şeklinde sürüp gidiyor…<br />
<br />
Sadece ben doğruları söylerim, diye bir iddiam yoktur elbette, olamaz zaten. Başkalarının tek bir doğrusu olursa dahi, onu da alıp değerlendirmek ve onu, kendi doğrusuymuş gibi benimsemek gerektiğine inanırım.<br />
<br />
Bazıları, sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi, bu ülkede başka halklar da var, niye sadece Kürtler sitem ediyor, diyorlar. Elbette ki bu ülkede Kürtlerden başka halklar da yaşıyor ve onlar susuyor diye Kürt halkı, her zulmü kabul etmek zorunda değildir. Başka bir halk, varım diyorsa konuşsun, onlara,” konuşma, sırada ben varım” diyecek bir Kürt çıkabilir mi? Çıkmayacaktır.. <br />
<br />
Romanlar, Kürtlerden daha çok aşağılanıyor, diyorlar, olabilir; ama onlar da kendi haklarını aramaya başladılar ve Kürtleri örnek aldıklarını söylüyorlar. Kimi duyarlı Adigeler, Lazlar da öyle diyor; ama galiba kimileri de, öyle bir sessiz ve suskundur ki, Kürdün hak arama gürültüsünden, şahsi çıkarları gereği, kendi sessizliği bozulmasın adına, korkup, ortalığı velveleye veriyorlar. Bu ülkede başkaları da var (ve onlar susuyorlarsa o zaman) siz Kürtler konuşamazsınız, neden şikayet ediyorsunuz, der gibi bir tuzaktır dayatılmak istenen. Kraldan daha kralcı bir davranıştan öte bir şey değildir bu yaklaşım tarzı. Hiçleşmişlikten gelen bir saçmalıktır bu söylem.<br />
<br />
Unutmayalım ki bütün halklar, bizim zenginliğimizdir; hepsi konuşmalı, kendilerini ifade edebilmeli, devlet desteğiyle kendi dillerini ve kültürlerini koruyabilmelidir. Kitlesel oldukları yerlerde, çocukları, Anadilleriyle de eğitim yapabilmelidir. Bir dil, bir insandır ve ben, çok insanım-lisanım olsun istiyorum. Onlar, kendilerini kendi dilleriyle ifade ettikçe ben, daha çok zevk alacağım; hatta elimden gelirse onların dillerini de öğrenip, onların diliyle onlarla sohbet etmek isterim. Ya da ortaklaştığımız bir dille sohbet ederiz, sevgiyle, saygıyla..  Halklar kendi iç huzurunu bulursa, bundan bana da pay düşecektir. Birbirimizi, farklılığımıza rağmen sevebilmeliyiz. Benim, tahammülsüzlük gibi bir problemim yoktur çok şükür. Hiç kimsenin de olmasın.<br />
<br />
Ama bir gerçek var ki, Türkiye’deki inkâr ve imha politikalarının temelinde, Türk(men) halkının zerre kadar suçu yoktur; tüm suçları, diğer azınlık halklardan gelen ve Türk’ten daha Türkçü olan kimliksizlerden geliyor. Kimisi onlara, “Beyaz Türk” deseler de, onlardan daha kara(nlık) kimse yoktur.<br />
<br />
Bazen, bu konulardaki yazılarımızda “biz” ve “siz” zamirleri sıkça geçmek durumunda oluyor; okuyucular, acaba “biz” denince, söyleyenin arkasında bir örgüt mü var; ya da “siz” dediği kimse hangi örgüttendir, diye bir ikilem içinde kalabilirler. Bu tür varsayımlar, vehmler yersizdir; bu sözcükler, kimi yerlerde alçak gönüllükten kaynaklı, “ben” dememeye gösterilen bir özenden dolayı da olabiliyor.<br />
<br />
Ben, Kürt sorununu söz konusu eden yazılarımda, bazen “biz” derken, (ben de içinde olarak) genel anlamda tüm Kürt halkını kast ediyorum; her hangi bir parti, örgüt veya kuruluşu değil; (konumun muhatabına) “siz” derken de, bu ülkeye 90 yıldır egemen olan çözümsüzlük zihniyetinin iradesi ve bu zihniyetin ideolojisiyle iğdiş edilerek çözüme karşı olan kimseleri kast ediyorum. Bir halkı veya belli bir şahsı değil.<br />
<br />
Kürt sorununa çözüm isterken, diyalogdan öte gidilecek başka bir yol yoktur. Söylem sahipleri, ne kadar iyi niyetle yaklaşırlarsa; çözüm adına ne kadar objektif görüş ortaya koyabilirlerse, sonuca daha kolay ulaşılabilecektir. Yoksa Ak-Kara ikileminde böyle talim yapmaya devam edilirse, bir yüz yıl daha kaybımız olur; eğer o da bu süreçte kurda kuşa yem olmadan varlığımızı koruyabilirsek... Birlikte yaşamanın yollarını tıkarsak, kopuşun ve ayrışmanın yolunu göstermiş oluruz. Onun için kim, ne diyorsa ve neyi dayatıyorsa, bunun bilincinde ve olası tehlikelerin farkında olmalıdır, bulunduğumuz şu Ortadoğu’ nun kurtlar sofrasında.<br />
<br />
Birbirimizi, sayısız hile virajlarından dolaştırmaya gerek yoktur; doğrular kısa ve özdür. Çözüm, öyle yakın görünen bir köydür ki, hiçbir kılavuza ihtiyaç duymayacak kadar açık ve kolay görülmektedir. Ünlü Bizans hilelerine başvurmadan, bozuk düşüncelerden arınmış olarak, yeter ki, çözüme dair “iyi” bir niyetimiz olsun. Sorun, halkların kendilerinden kaynaklanmıyor; sorun, söz konusu halkları temsil ettiklerini iddia edenlerin hileli rant ihtiraslarından ve gizli kapalı niyetlerinden kaynaklanıyor. Herkes hilelerinden arınsın ve dümdüz olan doğru yolun üstüne çıksın, varlıklarıyla, yaptıklarıyla tüm halklara görünür olsunlar. Konuşmalarınızı da tüm halklar duysun ki, artık kendi başlarına yeni bir çorap örmeyeceğinizi görüp anlayabilsinler ve gönlü rahat bir şekilde çözüm görüşmelerinizin sonucunu bekleyebilsinler. Haydi, çözüme dair taşlarınızı barış puzlasına yerleştirin; görelim bakalım, kim, hangi doğru gerçekleri, nasıl koyuyor ortaya… Oyun bozanlık yapan olursa, deşifre de olabilecektir böylece..<br />
<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mnazim.com sitemizin değerli üyeleri ve Forumdaşları]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-mnazim-com-sitemizin-degerli-uyeleri-ve-forumdaslari-1045.html</link>
			<pubDate>Sun, 13 Nov 2011 15:26:00 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-mnazim-com-sitemizin-degerli-uyeleri-ve-forumdaslari-1045.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">Mnazim.com sitemizin değerli üyeleri ve Forumdaşları,<br />
<br />
Siz de biliyorsunuz ki, sitemizi ve Forumumuzu elbirliği ile çok ihmal ettik; belki online olmadan çoğumuz, “ne var, ne yok” diye foruma uğrayıp bakıyoruzdur;  ancak çok az kişi aktif olabiliyoruz ne yazık ki.<br />
<br />
Neden ve niçin’ leri burada açıklayabilirsek, belki birlikte doğru çözüm yolunu yakalayabiliriz.<br />
<br />
Mnazim.com sitemiz ve Forumu için, değerli düşünce ve görüşlerinizi açıklamanızı bekliyoruz.<br />
<br />
Bilindiği gibi; Facebook, twitter, vb. sosyal paylaşım siteleri yaygınlaştığından, bizim forum gibi paylaşım türlerine hala ihtiyaç duyulabilir mi sizce? <br />
<br />
Bu sitemizin “Forum” u da yerinde kalsın mı; kalmasın diyorsanız, nedenlerini veya kalsın diyorsanız, nasıl bir biçimde olmasını diliyorsanız değerli fikirlerinizi açıklayınız?<br />
<br />
Bu sitemizde nasıl bir değişiklik yapılabilir veya değişiklik yapılmalı mıdır sizce; önerileriniz neler olabilir?<br />
<br />
Sitemizi, şahsi bir portal haline dönüştürmek doğru olabilir mi sizce? Siz, ne diyorsunuz?<br />
<br />
Sizin, mevcut yapımıza karşılık, alternatif olarak sunulabilecek önerileriniz var mıdır? <br />
<br />
Yorum ve önerilerinizi bekliyoruz; lütfen değerli görüşlerinizi acilen bizimle paylaşınız.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
<a href="http://www.mnazim.com" target="_blank">http://www.mnazim.com</a><br />
info@mnazim.com<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">Mnazim.com sitemizin değerli üyeleri ve Forumdaşları,<br />
<br />
Siz de biliyorsunuz ki, sitemizi ve Forumumuzu elbirliği ile çok ihmal ettik; belki online olmadan çoğumuz, “ne var, ne yok” diye foruma uğrayıp bakıyoruzdur;  ancak çok az kişi aktif olabiliyoruz ne yazık ki.<br />
<br />
Neden ve niçin’ leri burada açıklayabilirsek, belki birlikte doğru çözüm yolunu yakalayabiliriz.<br />
<br />
Mnazim.com sitemiz ve Forumu için, değerli düşünce ve görüşlerinizi açıklamanızı bekliyoruz.<br />
<br />
Bilindiği gibi; Facebook, twitter, vb. sosyal paylaşım siteleri yaygınlaştığından, bizim forum gibi paylaşım türlerine hala ihtiyaç duyulabilir mi sizce? <br />
<br />
Bu sitemizin “Forum” u da yerinde kalsın mı; kalmasın diyorsanız, nedenlerini veya kalsın diyorsanız, nasıl bir biçimde olmasını diliyorsanız değerli fikirlerinizi açıklayınız?<br />
<br />
Bu sitemizde nasıl bir değişiklik yapılabilir veya değişiklik yapılmalı mıdır sizce; önerileriniz neler olabilir?<br />
<br />
Sitemizi, şahsi bir portal haline dönüştürmek doğru olabilir mi sizce? Siz, ne diyorsunuz?<br />
<br />
Sizin, mevcut yapımıza karşılık, alternatif olarak sunulabilecek önerileriniz var mıdır? <br />
<br />
Yorum ve önerilerinizi bekliyoruz; lütfen değerli görüşlerinizi acilen bizimle paylaşınız.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
<a href="http://www.mnazim.com" target="_blank">http://www.mnazim.com</a><br />
info@mnazim.com<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[VAN DEPREMİ, SOSYAL YARALARIMIZI SARABİLECEK Mİ?]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-van-depremi-sosyal-yaralarimizi-sarabilecek-mi-1039.html</link>
			<pubDate>Sun, 30 Oct 2011 17:53:24 +0200</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-van-depremi-sosyal-yaralarimizi-sarabilecek-mi-1039.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">VAN DEPREMİ, SOSYAL YARALARIMIZI SARABİLECEK Mİ?<br />
<br />
Van ve çevresi, 23 Ekim 2011 tarihinde, saat 13.40' ta şiddetli bir depremle sallandı. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Deprem Araştırma Enstitüsü’nün son açıklamasına göre depremin merkez üssü Van' ın Tabanlı köyüydü. Depremin richter ölçeğine göre büyüklüğü, 7,2 olduğu açıklandı. Yerin yaklaşık 5 kilometre derinliğinde meydana gelen bu deprem 25 saniye sürmüş.<br />
<br />
Van depremi, sadece Van ve çevresini sarsmadı; Türkiye’nin birçok dengelerini de sarmıştı. Tabii bu arada dengesizlerin çoğunu da sarsmıştı. Derin devletin sarsılan içyüzünün dış tezahürleri olan vitrin ucubeleri kimi spikerler, kendi TV kanallarında, sözüm ona, gaf üzerine gaf yaparak, Kürt halkına olan kinlerini kustular. Derin güçlerin sesi gibiydiler adeta.<br />
<br />
ATV kanalındaki "Tatlı Sert" programında Van'daki depremi değerlendiren Müge Anlı; “’Canımız istediği zaman boyuna taş atıyoruz. Kuş avlar gibi dağlarda vuruyoruz. Bir şey olduğu zaman hadi Mehmetçik gelsin, hadi polis gelsin’ diyoruz. Biraz da dengeleri kuralım. Zor günlerde ah canım cicim, sonra kuş avlar gibi avlamayalım bunları. İnsanlar biraz da hadlerini bilsinler demek istiyorum.” şekline halkımıza olan kin ve nefretini kusarken, çok pişkin ve zevkten dört köşe olmuş bir havadaydı. Ama kimse, Müge Anlı’ nın “haddi”ni bildirmedi. Savcılar, bu büyük sosyal tahriki duymadılar bile.<br />
<br />
Diğer bir tv kanalı, Habertürk televizyonunun sunucusu Duygu Canbaş ise, canlı yayında; "Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldük" cümleleriyle, sanki düşman bir bölgeden söz eder gibi, Kürt halkına karşı ırkçı duygularını en net biçimde dışa vuruyordu.<br />
<br />
Bölgemize karşı böylesine art niyetli yaklaşımları görünce, insan, kuşkuya düşüp, kötü düşünmeye de başlıyor; acaba, bölgemizde yapılan çok geniş çaplı askeri operasyonlar ile deprem coğrafyasına, sürekli ve yoğun bir şekilde tonlarca bomba atılınca (derin bir plan gereği), yer altındaki fay hatları, bilerek ve kasten harekete geçirilmiş olabilir mi, diye düşünmeden edemiyor. Malum, herkes İstanbul ve Marmara fay hattından söz ederken,  oralarda olabilecek olası tehlikeleri en detaylı ayrıntılarıyla konuşurlarken, hiç kimse Van ve civarından bahsetmedi. Yani Van depremi, hesapta olmayan bir “sürpriz” sayılabilir mi? Bu kuşkuya “sürpriz” diyen de var elbette. Örneğin:<br />
<br />
 Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Mühendislik Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Danışma Kurulu üyesi Prof. Dr. Orhan Tatar, Van depremini oluşturan fayın, sıkışma etkisi altında oluşan bir ters faydan kaynaklandığını belirterek, "MTA'nın ürettiği, şu anda kullanılmakta olan, Türkiye aktif fay haritası üzerinde bu depremi meydana getiren fay görünmüyor. Bu, sürpriz bir deprem" demiş.<br />
<br />
Ama, Kandilliden gelen ilk açıklama, Van depreminin merkez üssünün Van Gölü olduğu yönündeydi. Ve 6,6 şiddetinde olduğu söylenmişti. ABD ise, 7,3 dedi. Sonradan, şiddetin 7,2 olduğu şeklinde düzeltmesi, bir mecburiyetten mi oldu acaba? Bu acı gerçek, saklanılması olanaksız hale gelmiş bir itiraf olabilir mi? Onu bilemiyoruz.<br />
<br />
 Kimi bölgelerde, yoğunlaşmış sismik enerjinin orada açığa çıkmasını önlemek için, başka bölgelerde suni depremler yapılarak, o enerjiyi,  buralarda boşaltılmak istenebilir. Bu bir komplo teorisi gibi olsa da, pek ala mümkün bir senaryodur. Duyarlı bilim adamları, çok yönlü düşünüp, her şeyi araştırmak zorundalar. Halkımıza hep kuşkuyla bakanlar, içimize derin kuşkular da sokmuş oluyorlar ne yazık ki. Kuşkulanmamak, elimizde değildir ki, sizlerin dillerinizdendir…<br />
<br />
Bizim de, Müge Anlı ve Duygu Canbaş gibi spikerlerimiz yoktur ki, acı gerçeklerimizi bizden yana bağırabilsin. Bu spikerler kendi yerlerinde kaldıklarına göre, konu, onlarla sınırlı değildir. Onlar, sadece arkalarındaki derin güçlerin, vitrinlerdeki birer figüranları gibidirler. Bu tür gelişmeler, tesadüfî ve bireysel olmayabilir; donanımlı olabileceği kadar kuşkuludur da.<br />
<br />
Ayrıca , görülen odur ki, bunların söylemleri de bir dil sürçmesi değildir; böyleleri, yüreklerinin taa derininden kusuyorlar bu kinlerini.. En ırkçı duygularını, böyle dışa vururlarken, aslında depremdeki kayıplarımızdan çok, belki de depremlere karşı olan korkularının üzerinde durmak istiyorlar. Bu deprem onları da sarsar mı diye!.. <br />
<br />
Ama Orta doğudaki Kürt depremi, onları daha çok sarsmışa benziyor!.. <br />
<br />
İçinizdeki Kürt sorununa karşı duyarsız kalırsanız, sürüncemeye verip sorunu savsaklarsanız, Kürt fay hattını, böyle önü açık bırakmada ısrar ederseniz; sismik enerjinin doğal afetlerinden daha çok, sosyal enerjinin yaratacağı Kürt depreminden de sarsılacaksınız!.. Böyle bir sarsılma olursa, bir daha kendinize gelemeyebilirsiniz de...<br />
<br />
Kürtlere karşı bu kadar kin, bu kadar nefretiniz niye?! Kürdün başına bir afet gelince dört köşe oluyorsunuz!.. İşte bu, insanlığınızın tükendiği andır; ancak, unutmayın, Saddam, Kaddafi, vb.lerinden ders çıkaracağınız zamandır da!.. <br />
<br />
Ortadoğu depremi, en az Kürtleri yakacaktır, bilinmelidir; artık gün, diktatörler için doğmayacak, bu da  görülüyor.. Kimse zulüm ile abâd olmuyor; zulüm edenin sonu gördüğünüz gibi berbat oluyor. Sizler de kendinizi berbat etmeyin!.. Kürtlere karşı bu kadar kin gütmeyin!.. Kürtleri sevmezseniz, Kürtlere ilan-ı aşk edecek sürüyle partner var Ortadoğu ortamında.. Kürtler de, nefretinize mahkûm değil; hakaretlerinizi taşımaya da mecbur değildirler.<br />
<br />
Batı, insanlığını yitirmemiş olsaydı; Türkiye’de Kürt sorunu, diye bir şey olmayabilirdi. Herkes, kardeş gibi eşit ve dilinde, kültüründe, eğitiminde, hak ve hukukunda da özgür olurdu. <br />
<br />
Batıdakiler, “Cumhuriyet” süreciyle, önce gerçek kimliklerini yitirdiler; Çerkez, Laz, Tatar, Arap, Arnavut, Gürcü, Boşnak, vs. iken kimliklerini inkâr ederek “Türk” leştiler; kimliklerini kaybedenler, kişiliklerini de, insanlıklarını da kaybettiler. Kendileri olamadıkları gibi, sakin ve itidalli birer “Türk” de olamadılar.<br />
<br />
Kendi halkına yaramayandan, kendi halkımıza bir yarar beklemiyoruz zaten. Kendi halkını inkâr etmeyenler, insanlıktan da çıkmazlar ve bütün halkları da kardeş bilirler ve tabii ki bize de kardeş olurlar. Biz Kürtler, aslında kendimize yeteriz; ancak tüm halkları kardeş bildiğimizden, her halka kapımız ardına kadar açıktır. Önemli olan insanlıktır ve hep böyle olacaktır. <br />
<br />
Depremzede kardeşlerimiz için, tüm Kürtler bir seferberlik ruhu içinde oldular. Çocuğumun okuduğu İlköğretim Okulu bile tek başına 3 kamyon yardım topladı; varın, halkımızın genel duyarlılığını siz düşünün. Tüm illerimiz ve ilçeleri hummalı bir hizmet ve yardım toplama yarışı içindedirler. Bu halk, kendine sahip çıkacaktır. Yeter ki, yardımlarımızın yolu kesilmesin; engelleler ve zorluklar çıkarılmasın. Ne tarihte, ne de bugün, hiç kimse Kürt halkına “İnsanlık Dersi” vermedi, veremez ve bu yolda, kimse onlarla âşık atamaz.<br />
<br />
Siyasiler, ilköğretimden başlayarak müfredata “İnsanlık Dersi” sokmaya çalışıyorlarmış; şimdi, günaydın mı, diyelim şunlara? Van depreminden daha öğretici bir insanlık dersi olabilir mi? Kimin ne mal olduğunu da iyot gibi açığa çıkardı hem de!..<br />
<br />
Siyasi partiler ve özellikle Kürt sorununu konuşurlarken ağızlarından salyalar akan kimi parti sözcü ve liderleri, açılacak İNSANLIK DERSİ’ ne ilkin kendileri girsinler ve biraz insanlıktan nasiplerini alsınlar!.. Bütün bu olanlar, onların ektiği kin ve nefret tohumlarının sonucu değil midir? Neredeyse onların sayesinde Kürt halkı, terörle özdeş sayıldı. <br />
<br />
Kışkırtma onlarda, kin, garez, fitne, fesatlık onlarda.. Yani, Kürt halkına karşı her cepheden topyekûn bir terör estirdiler adeta. Onların, çok iyi bir derse ihtiyaçları vardır elbette; ama okullara düşündükleri “İnsanlık Dersi” nden değil; insanlarımızdan alacakları Sandık Dersi'ne!.. Yani Siyasi Tokat!<br />
<br />
Van depreminde canından olan kardeşlerimize Allah’ tan rahmet; yakınlarına sabır ve metanet; yaralı kurtulanlara da çok acil şifalar dilerim. Acıları, acımızdır ve bu acımız çok büyüktür.<br />
<br />
Allah böyle bir acıyı, düşmanlarımıza bile göstermesin; bizim halkımıza ise, bir daha asla göstermez inşallah.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;">VAN DEPREMİ, SOSYAL YARALARIMIZI SARABİLECEK Mİ?<br />
<br />
Van ve çevresi, 23 Ekim 2011 tarihinde, saat 13.40' ta şiddetli bir depremle sallandı. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Deprem Araştırma Enstitüsü’nün son açıklamasına göre depremin merkez üssü Van' ın Tabanlı köyüydü. Depremin richter ölçeğine göre büyüklüğü, 7,2 olduğu açıklandı. Yerin yaklaşık 5 kilometre derinliğinde meydana gelen bu deprem 25 saniye sürmüş.<br />
<br />
Van depremi, sadece Van ve çevresini sarsmadı; Türkiye’nin birçok dengelerini de sarmıştı. Tabii bu arada dengesizlerin çoğunu da sarsmıştı. Derin devletin sarsılan içyüzünün dış tezahürleri olan vitrin ucubeleri kimi spikerler, kendi TV kanallarında, sözüm ona, gaf üzerine gaf yaparak, Kürt halkına olan kinlerini kustular. Derin güçlerin sesi gibiydiler adeta.<br />
<br />
ATV kanalındaki "Tatlı Sert" programında Van'daki depremi değerlendiren Müge Anlı; “’Canımız istediği zaman boyuna taş atıyoruz. Kuş avlar gibi dağlarda vuruyoruz. Bir şey olduğu zaman hadi Mehmetçik gelsin, hadi polis gelsin’ diyoruz. Biraz da dengeleri kuralım. Zor günlerde ah canım cicim, sonra kuş avlar gibi avlamayalım bunları. İnsanlar biraz da hadlerini bilsinler demek istiyorum.” şekline halkımıza olan kin ve nefretini kusarken, çok pişkin ve zevkten dört köşe olmuş bir havadaydı. Ama kimse, Müge Anlı’ nın “haddi”ni bildirmedi. Savcılar, bu büyük sosyal tahriki duymadılar bile.<br />
<br />
Diğer bir tv kanalı, Habertürk televizyonunun sunucusu Duygu Canbaş ise, canlı yayında; "Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldük" cümleleriyle, sanki düşman bir bölgeden söz eder gibi, Kürt halkına karşı ırkçı duygularını en net biçimde dışa vuruyordu.<br />
<br />
Bölgemize karşı böylesine art niyetli yaklaşımları görünce, insan, kuşkuya düşüp, kötü düşünmeye de başlıyor; acaba, bölgemizde yapılan çok geniş çaplı askeri operasyonlar ile deprem coğrafyasına, sürekli ve yoğun bir şekilde tonlarca bomba atılınca (derin bir plan gereği), yer altındaki fay hatları, bilerek ve kasten harekete geçirilmiş olabilir mi, diye düşünmeden edemiyor. Malum, herkes İstanbul ve Marmara fay hattından söz ederken,  oralarda olabilecek olası tehlikeleri en detaylı ayrıntılarıyla konuşurlarken, hiç kimse Van ve civarından bahsetmedi. Yani Van depremi, hesapta olmayan bir “sürpriz” sayılabilir mi? Bu kuşkuya “sürpriz” diyen de var elbette. Örneğin:<br />
<br />
 Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Mühendislik Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Danışma Kurulu üyesi Prof. Dr. Orhan Tatar, Van depremini oluşturan fayın, sıkışma etkisi altında oluşan bir ters faydan kaynaklandığını belirterek, "MTA'nın ürettiği, şu anda kullanılmakta olan, Türkiye aktif fay haritası üzerinde bu depremi meydana getiren fay görünmüyor. Bu, sürpriz bir deprem" demiş.<br />
<br />
Ama, Kandilliden gelen ilk açıklama, Van depreminin merkez üssünün Van Gölü olduğu yönündeydi. Ve 6,6 şiddetinde olduğu söylenmişti. ABD ise, 7,3 dedi. Sonradan, şiddetin 7,2 olduğu şeklinde düzeltmesi, bir mecburiyetten mi oldu acaba? Bu acı gerçek, saklanılması olanaksız hale gelmiş bir itiraf olabilir mi? Onu bilemiyoruz.<br />
<br />
 Kimi bölgelerde, yoğunlaşmış sismik enerjinin orada açığa çıkmasını önlemek için, başka bölgelerde suni depremler yapılarak, o enerjiyi,  buralarda boşaltılmak istenebilir. Bu bir komplo teorisi gibi olsa da, pek ala mümkün bir senaryodur. Duyarlı bilim adamları, çok yönlü düşünüp, her şeyi araştırmak zorundalar. Halkımıza hep kuşkuyla bakanlar, içimize derin kuşkular da sokmuş oluyorlar ne yazık ki. Kuşkulanmamak, elimizde değildir ki, sizlerin dillerinizdendir…<br />
<br />
Bizim de, Müge Anlı ve Duygu Canbaş gibi spikerlerimiz yoktur ki, acı gerçeklerimizi bizden yana bağırabilsin. Bu spikerler kendi yerlerinde kaldıklarına göre, konu, onlarla sınırlı değildir. Onlar, sadece arkalarındaki derin güçlerin, vitrinlerdeki birer figüranları gibidirler. Bu tür gelişmeler, tesadüfî ve bireysel olmayabilir; donanımlı olabileceği kadar kuşkuludur da.<br />
<br />
Ayrıca , görülen odur ki, bunların söylemleri de bir dil sürçmesi değildir; böyleleri, yüreklerinin taa derininden kusuyorlar bu kinlerini.. En ırkçı duygularını, böyle dışa vururlarken, aslında depremdeki kayıplarımızdan çok, belki de depremlere karşı olan korkularının üzerinde durmak istiyorlar. Bu deprem onları da sarsar mı diye!.. <br />
<br />
Ama Orta doğudaki Kürt depremi, onları daha çok sarsmışa benziyor!.. <br />
<br />
İçinizdeki Kürt sorununa karşı duyarsız kalırsanız, sürüncemeye verip sorunu savsaklarsanız, Kürt fay hattını, böyle önü açık bırakmada ısrar ederseniz; sismik enerjinin doğal afetlerinden daha çok, sosyal enerjinin yaratacağı Kürt depreminden de sarsılacaksınız!.. Böyle bir sarsılma olursa, bir daha kendinize gelemeyebilirsiniz de...<br />
<br />
Kürtlere karşı bu kadar kin, bu kadar nefretiniz niye?! Kürdün başına bir afet gelince dört köşe oluyorsunuz!.. İşte bu, insanlığınızın tükendiği andır; ancak, unutmayın, Saddam, Kaddafi, vb.lerinden ders çıkaracağınız zamandır da!.. <br />
<br />
Ortadoğu depremi, en az Kürtleri yakacaktır, bilinmelidir; artık gün, diktatörler için doğmayacak, bu da  görülüyor.. Kimse zulüm ile abâd olmuyor; zulüm edenin sonu gördüğünüz gibi berbat oluyor. Sizler de kendinizi berbat etmeyin!.. Kürtlere karşı bu kadar kin gütmeyin!.. Kürtleri sevmezseniz, Kürtlere ilan-ı aşk edecek sürüyle partner var Ortadoğu ortamında.. Kürtler de, nefretinize mahkûm değil; hakaretlerinizi taşımaya da mecbur değildirler.<br />
<br />
Batı, insanlığını yitirmemiş olsaydı; Türkiye’de Kürt sorunu, diye bir şey olmayabilirdi. Herkes, kardeş gibi eşit ve dilinde, kültüründe, eğitiminde, hak ve hukukunda da özgür olurdu. <br />
<br />
Batıdakiler, “Cumhuriyet” süreciyle, önce gerçek kimliklerini yitirdiler; Çerkez, Laz, Tatar, Arap, Arnavut, Gürcü, Boşnak, vs. iken kimliklerini inkâr ederek “Türk” leştiler; kimliklerini kaybedenler, kişiliklerini de, insanlıklarını da kaybettiler. Kendileri olamadıkları gibi, sakin ve itidalli birer “Türk” de olamadılar.<br />
<br />
Kendi halkına yaramayandan, kendi halkımıza bir yarar beklemiyoruz zaten. Kendi halkını inkâr etmeyenler, insanlıktan da çıkmazlar ve bütün halkları da kardeş bilirler ve tabii ki bize de kardeş olurlar. Biz Kürtler, aslında kendimize yeteriz; ancak tüm halkları kardeş bildiğimizden, her halka kapımız ardına kadar açıktır. Önemli olan insanlıktır ve hep böyle olacaktır. <br />
<br />
Depremzede kardeşlerimiz için, tüm Kürtler bir seferberlik ruhu içinde oldular. Çocuğumun okuduğu İlköğretim Okulu bile tek başına 3 kamyon yardım topladı; varın, halkımızın genel duyarlılığını siz düşünün. Tüm illerimiz ve ilçeleri hummalı bir hizmet ve yardım toplama yarışı içindedirler. Bu halk, kendine sahip çıkacaktır. Yeter ki, yardımlarımızın yolu kesilmesin; engelleler ve zorluklar çıkarılmasın. Ne tarihte, ne de bugün, hiç kimse Kürt halkına “İnsanlık Dersi” vermedi, veremez ve bu yolda, kimse onlarla âşık atamaz.<br />
<br />
Siyasiler, ilköğretimden başlayarak müfredata “İnsanlık Dersi” sokmaya çalışıyorlarmış; şimdi, günaydın mı, diyelim şunlara? Van depreminden daha öğretici bir insanlık dersi olabilir mi? Kimin ne mal olduğunu da iyot gibi açığa çıkardı hem de!..<br />
<br />
Siyasi partiler ve özellikle Kürt sorununu konuşurlarken ağızlarından salyalar akan kimi parti sözcü ve liderleri, açılacak İNSANLIK DERSİ’ ne ilkin kendileri girsinler ve biraz insanlıktan nasiplerini alsınlar!.. Bütün bu olanlar, onların ektiği kin ve nefret tohumlarının sonucu değil midir? Neredeyse onların sayesinde Kürt halkı, terörle özdeş sayıldı. <br />
<br />
Kışkırtma onlarda, kin, garez, fitne, fesatlık onlarda.. Yani, Kürt halkına karşı her cepheden topyekûn bir terör estirdiler adeta. Onların, çok iyi bir derse ihtiyaçları vardır elbette; ama okullara düşündükleri “İnsanlık Dersi” nden değil; insanlarımızdan alacakları Sandık Dersi'ne!.. Yani Siyasi Tokat!<br />
<br />
Van depreminde canından olan kardeşlerimize Allah’ tan rahmet; yakınlarına sabır ve metanet; yaralı kurtulanlara da çok acil şifalar dilerim. Acıları, acımızdır ve bu acımız çok büyüktür.<br />
<br />
Allah böyle bir acıyı, düşmanlarımıza bile göstermesin; bizim halkımıza ise, bir daha asla göstermez inşallah.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
<br />
<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[BDP Ne İşe Yarar?]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-bdp-ne-ise-yarar-1038.html</link>
			<pubDate>Thu, 27 Oct 2011 11:25:53 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-bdp-ne-ise-yarar-1038.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><br />
 <br />
<br />
Bize sıkça yöneltilen eleştirilerin başında, ‘neden PKK/BDP ile bu kadar uğraşıyorsunuz? Geliyor.<br />
<br />
Dünyada PKK/BDP gibi halkından yardım, özveri ve fedakarlık gören başka bir siyasi yapı var mı?<br />
<br />
Bunca fedakarlığın, bedelin karşılığını verebildiler mi?<br />
<br />
Ulusal taleplerden vazgeçmeleri bir yana, ellerinde bulundurdukları maddi olanakların küçük bir kırıntısını bile, sırtından geçindikleri halkla paylaştılar mı bu güne kadar?<br />
<br />
Bu güne kadar, şikayet, sitem ve yakınma dışında Kürdlere bir şey verdiler mi?<br />
<br />
Kendi acizliklerini, yetmezliklerini gizlemek için AKP’ye yönelmek dışında ne yaptılar?<br />
<br />
Van depremi özelinde baktığımızda PKK/BDP anlayışının genel olarak ne yaptığını görebiliriz.<br />
<br />
Kürdistan’da Belediyelirin önemli bir bölümünü elinde bulunduran BDP, Van’daki yaraları saracak olanaklara fazlasıyla sahipken, “Hükümet bizi muhatap almadı, organizasyonda yer vermedi” diye yakınıp kargaşanın/yağmanın yaşanmasına seyirci kalarak Hükümeti/devleti değil, Kürdistan halkını cezalandırmış oldu.<br />
<br />
Hani “özerklik” ilan etmiştiniz!<br />
<br />
Özerklik ilan etmenize rağmen, hala merkezi hükümetten yardım dilenmeniz bir çelişki değil mi?<br />
<br />
Seçim döneminde bir oy kaçırmamak için olağanüstü bir organizasyon yapabiliyorsunuz da, bir felakette tabanınızı organize ederek kendi halkınızın yaralarını saramaz mıydınız?<br />
<br />
Kimse kendini kandırmasın artık. Şapka düştü kel göründü; üstelik defalarca bu tekrarlandı bu güne kadar.<br />
<br />
Kürdlerin kanından, canından, malından beslenerek bir saltanat kurdunuz ve bu saltanatın nimetlerinden sadece bir avuç asalak yararlanıyor; Kürdler ve Kürdistan sizin umurunuzda değildir!<br />
<br />
İsteseydiniz Van depreminin yaralarını çok rahat sarardınız ve bütün dünyaya da, ‘bakın biz kendimizi yönetebiliyoruz, TC’ye ihtiyacımız yok, Gölge etmesin başka ihsan istemez’ diyebilecekken ve böyle bir duruş Kürdlerin kendi kendini yönetmesi yolunda muazzam bir kapı açacakken, siz yine siyasi rant elde etmenin peşine düştünüz.<br />
<br />
Duyarlı olsaydınız ve sorumluklarınızı yerine getirseydiniz, faşist çetelerin ‘içinde çakıl ve Türk bayrağı bulunan kolileri Van’a göndererek’ çirkeflik yapmalarına fırsat vermezdiniz.<br />
<br />
İnsan olsaydınız, TV’lerdeki bazı hayvanların Kürdleri aşağılamasına ve faşist kinlerini kusmasına fırsat vermezdiniz.<br />
<br />
Öcalan’ın boğaz pisliği için yüz binleri sokağa dökebiliyorsunuz da, Van depremi için bin kişilik bir ekip kuramaz mıydınız?<br />
<br />
Belediyelerden düzenli olarak çalışanlardan aldığınız haracın bir kısmını Van’a aktarsaydınız, Faşistlerin sadakasına ihtiyaç kalmazdı.<br />
<br />
Verdiğiniz ihalelerden aldığınız rantın yüzde birini Van’a aktarsaydınız, hiç kimsenin lütufta bulunurcasına gönderdiği yardımlara gerek kalmazdı.<br />
<br />
İzlediğiniz iradesiz siyasetle kendinizi yeteri kadar rezil ettiniz; şimdi de halkın temel sorunlarına kayıtsız kalarak sosyal alanda da rezil olduğunuzu gösterdiniz.<br />
<br />
Yardım malzemelerini yağmalayan hırsızlar gibi, siz de siyasi alanda yağmacısınız! <br />
<br />
Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi başta olmak üzere, kişisel olarak dahi devletin yaptığı yardımlar kadar kendiniz yardım yapabilecek kadar zenginsiniz; utanın!!!<br />
<br />
Duyarsızlığınız, çıkarcılığınız ve yetmezlikleriniz, Fethullah Gülen ve AKP’yi Kürdlere umut haline getirdi; onları Kürdistan’da siz meşrulaştırdınız.<br />
<br />
Siz duyarsız kalırken, Gülen cemaati halka ulaşır ve yardım ederse tabii ki halkın sempatisini kazanacaktır. Yarın çıkıp, “Cemaat Kürdistan’da örgütleniyor” diye yakınmanız sahtekarlık, samimiyetsizlikten başka bir şey değildir; şimdiye dek yaptığınız gibi…<br />
<br />
Bizler devletten/devletçilerden daha çok sizi eleştiriyoruz. Çünkü onlar Kürdlerin ulusal potansiyeli sayesinde var olmadılar. Çünü onlar Kürdlerin duygularını kullanarak siyasi güç olmadılar. Onlar devlettir ve devlete sitem etmeki ona olumlu anlam yüklemek demektir. Biz sömürgeci, işgalci bir devlete sitem etmiyoruz; onun işgalinin sona ermesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle de eleştirilerimiz onlara değil, Kürdlük adına piyasada var olan ve Kürdlere hiçbir şey vermeyen sahtekarları eleştiriyoruz…<br />
<br />
Van depremi özelinde BDP’nin ve diğer politikacıların durumunu ironik bir şekilde ortaya koyan “Botan” adlı okuyucumuzun yorumlar bölümünden aldığımız değerlendirmesini aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz: anlamak isteyenler için çok şey anlatıyor bu yorum…<br />
<br />
Haber/Yorum<br />
<br />
 <br />
<br />
………………………….<br />
<br />
 <br />
 <br />
Sayın Botan’ın Yorumu<br />
<br />
Arkadaşlar biz devletle sistemle savaş halindeyken onlardan fazlaca bişey beklemek yakışıksız olur. bizim çok zengin hatta Türkiye’nin sayılı sermayesi arasında sayılan işadamlarımız var onlar zaten bize yetiyor bu karmaşa ölüm ve acılarımı az da olsa dindiren ve göğsümü kabartan bir kac haber aldım paylaşmak istedim van depreminin yaralarının sarılmasına yardımcı olanlarla ilgili. <br />
<br />
Elime gecen yardım listesinde devleye yada başka bir unsura ihtiyac duyulmayacak yardımlar: <br />
<br />
Sayın Ahmet Türk   Husenê Qencodan kalan Qasra Qencoyu van depremzedelerine bağışladı<br />
<br />
Sayın Altan Tan Batmandaki benzinliğini bağışladı<br />
<br />
Sayın Bengi Yıldız gelecek sene ki Tatil masraflarını bağışladı<br />
<br />
Sanatcımız Diyar Dêrsimi biz apoya söz vermişiz sarkısının bedeli olarak aldığı 60 bin doları bağışladı<br />
<br />
Sırrı Sakık abimiz Muşta bir köyünü donatıp depremzedelere tahsis etti<br />
<br />
şerafettin elci ırakta calışan şirketlerinin bir yıllık tüm gelirlerini bağışladı<br />
<br />
sanatcı seyidxan yaptığı tüm proğramların ücretini deprem bölgesine bağışladı<br />
<br />
roj tv calışanları uğrunda avrupada yaşamak zorunda kaldıkları halklarının bu acılı anlarını paylaşmakta herzanki gibi en derin üzüntülerini paylaştıklarının göstergesi olarak birer haftalık gece alemlerini iptal ederek oraya harcadıkları parayı gönderdiler<br />
<br />
belediyeler halktan topladıkları yardımları satarak en iyi şekilde değerlendirecek o halk icin<br />
<br />
taş atmaya eğitilen cocuklarda aldıkları eğitimin yararını kurtarma calışmalarındaki başarılarıyla gösterip gururlandırdı<br />
<br />
esnafa kepenk kapatmadaki gelirler bölge esnafı tarafından vana ulaştırıldı<br />
<br />
partimizin teşkilatları öyle bir organize oldularki sıkıntı yaşanmadı her yere yetişildi sanki savaş zamanında bir halkın ihtiyacları olacağı düşünülmüşcesine hazırlanan bu teşkilatlarımızı ve partimize tebrikler heryerden geliyor dünya basını geniş yer verdi<br />
<br />
işadamlarımız (kadooğlu.emin acar,golteks,vs vs ) her biri en düşük limit olarak 1 milyon dolar bağış yapacaklarını acıkladı<br />
<br />
güneyden de Değişim Partisi lideri nuşirvan mustafa ahmed iran istihbaratından aldığı tüm parayı bağışladı<br />
<br />
adını vermek istemeyen bir kürt partisi lideri de herşeyin gizli yapılması gerektiğini ve kendisin  yıllar önce devleti kullanıp parti kurmak icin aldığı 10 milyon lirayı adının bilinmemesi kaydıyla bağışladı<br />
<br />
istenirse bin askerini de DEVLET icin göndermeye hazır olduğunu acıkladı<br />
<br />
bölgemiz belediyeleri halkının yanında olduğunun göstergesi olarak bu yılki maaşlarını van halkına gönderdi<br />
<br />
selim sadak diyarbakır belediyesindeki kızı idildeki başkan kardeşi ve kendisinin malvarlığının bu halk olduğunu bu nedenle butun varlıklarını vana gönderdi<br />
<br />
hasip kaplan diyarbakır ve batmanda AİHM ye başvuran mağdurların davalarının sonucunda aldığı ve onlara vermeyi unuttuğu tazminatların hepsini bağışladı<br />
<br />
başkanımız selahattin demirtaş sizin de dediğiniz diyar aş.de ki kendi ve kardeşine ait payları vana bağışladı<br />
<br />
hakpar başkanı bayram bozyel newroz kutlamalarında ictikleri o pahalı sarapların bedelini vana gönderdi<br />
<br />
ve yardımda bulunup ta adını hatırlayamadığımız unuttuğumuz yurtsever aydın siyasetci işadamı slogancı abilerim beni bağışlasınlar<br />
<br />
daha ne zaman yanımızda olacaklar bahcelidende sonrası bu gün o bile yanımızda...<br />
<br />
BOTAN</span><br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/tr/9952.html" target="_blank">===&gt;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><br />
 <br />
<br />
Bize sıkça yöneltilen eleştirilerin başında, ‘neden PKK/BDP ile bu kadar uğraşıyorsunuz? Geliyor.<br />
<br />
Dünyada PKK/BDP gibi halkından yardım, özveri ve fedakarlık gören başka bir siyasi yapı var mı?<br />
<br />
Bunca fedakarlığın, bedelin karşılığını verebildiler mi?<br />
<br />
Ulusal taleplerden vazgeçmeleri bir yana, ellerinde bulundurdukları maddi olanakların küçük bir kırıntısını bile, sırtından geçindikleri halkla paylaştılar mı bu güne kadar?<br />
<br />
Bu güne kadar, şikayet, sitem ve yakınma dışında Kürdlere bir şey verdiler mi?<br />
<br />
Kendi acizliklerini, yetmezliklerini gizlemek için AKP’ye yönelmek dışında ne yaptılar?<br />
<br />
Van depremi özelinde baktığımızda PKK/BDP anlayışının genel olarak ne yaptığını görebiliriz.<br />
<br />
Kürdistan’da Belediyelirin önemli bir bölümünü elinde bulunduran BDP, Van’daki yaraları saracak olanaklara fazlasıyla sahipken, “Hükümet bizi muhatap almadı, organizasyonda yer vermedi” diye yakınıp kargaşanın/yağmanın yaşanmasına seyirci kalarak Hükümeti/devleti değil, Kürdistan halkını cezalandırmış oldu.<br />
<br />
Hani “özerklik” ilan etmiştiniz!<br />
<br />
Özerklik ilan etmenize rağmen, hala merkezi hükümetten yardım dilenmeniz bir çelişki değil mi?<br />
<br />
Seçim döneminde bir oy kaçırmamak için olağanüstü bir organizasyon yapabiliyorsunuz da, bir felakette tabanınızı organize ederek kendi halkınızın yaralarını saramaz mıydınız?<br />
<br />
Kimse kendini kandırmasın artık. Şapka düştü kel göründü; üstelik defalarca bu tekrarlandı bu güne kadar.<br />
<br />
Kürdlerin kanından, canından, malından beslenerek bir saltanat kurdunuz ve bu saltanatın nimetlerinden sadece bir avuç asalak yararlanıyor; Kürdler ve Kürdistan sizin umurunuzda değildir!<br />
<br />
İsteseydiniz Van depreminin yaralarını çok rahat sarardınız ve bütün dünyaya da, ‘bakın biz kendimizi yönetebiliyoruz, TC’ye ihtiyacımız yok, Gölge etmesin başka ihsan istemez’ diyebilecekken ve böyle bir duruş Kürdlerin kendi kendini yönetmesi yolunda muazzam bir kapı açacakken, siz yine siyasi rant elde etmenin peşine düştünüz.<br />
<br />
Duyarlı olsaydınız ve sorumluklarınızı yerine getirseydiniz, faşist çetelerin ‘içinde çakıl ve Türk bayrağı bulunan kolileri Van’a göndererek’ çirkeflik yapmalarına fırsat vermezdiniz.<br />
<br />
İnsan olsaydınız, TV’lerdeki bazı hayvanların Kürdleri aşağılamasına ve faşist kinlerini kusmasına fırsat vermezdiniz.<br />
<br />
Öcalan’ın boğaz pisliği için yüz binleri sokağa dökebiliyorsunuz da, Van depremi için bin kişilik bir ekip kuramaz mıydınız?<br />
<br />
Belediyelerden düzenli olarak çalışanlardan aldığınız haracın bir kısmını Van’a aktarsaydınız, Faşistlerin sadakasına ihtiyaç kalmazdı.<br />
<br />
Verdiğiniz ihalelerden aldığınız rantın yüzde birini Van’a aktarsaydınız, hiç kimsenin lütufta bulunurcasına gönderdiği yardımlara gerek kalmazdı.<br />
<br />
İzlediğiniz iradesiz siyasetle kendinizi yeteri kadar rezil ettiniz; şimdi de halkın temel sorunlarına kayıtsız kalarak sosyal alanda da rezil olduğunuzu gösterdiniz.<br />
<br />
Yardım malzemelerini yağmalayan hırsızlar gibi, siz de siyasi alanda yağmacısınız! <br />
<br />
Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi başta olmak üzere, kişisel olarak dahi devletin yaptığı yardımlar kadar kendiniz yardım yapabilecek kadar zenginsiniz; utanın!!!<br />
<br />
Duyarsızlığınız, çıkarcılığınız ve yetmezlikleriniz, Fethullah Gülen ve AKP’yi Kürdlere umut haline getirdi; onları Kürdistan’da siz meşrulaştırdınız.<br />
<br />
Siz duyarsız kalırken, Gülen cemaati halka ulaşır ve yardım ederse tabii ki halkın sempatisini kazanacaktır. Yarın çıkıp, “Cemaat Kürdistan’da örgütleniyor” diye yakınmanız sahtekarlık, samimiyetsizlikten başka bir şey değildir; şimdiye dek yaptığınız gibi…<br />
<br />
Bizler devletten/devletçilerden daha çok sizi eleştiriyoruz. Çünkü onlar Kürdlerin ulusal potansiyeli sayesinde var olmadılar. Çünü onlar Kürdlerin duygularını kullanarak siyasi güç olmadılar. Onlar devlettir ve devlete sitem etmeki ona olumlu anlam yüklemek demektir. Biz sömürgeci, işgalci bir devlete sitem etmiyoruz; onun işgalinin sona ermesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle de eleştirilerimiz onlara değil, Kürdlük adına piyasada var olan ve Kürdlere hiçbir şey vermeyen sahtekarları eleştiriyoruz…<br />
<br />
Van depremi özelinde BDP’nin ve diğer politikacıların durumunu ironik bir şekilde ortaya koyan “Botan” adlı okuyucumuzun yorumlar bölümünden aldığımız değerlendirmesini aşağıda okuyucularımızla paylaşıyoruz: anlamak isteyenler için çok şey anlatıyor bu yorum…<br />
<br />
Haber/Yorum<br />
<br />
 <br />
<br />
………………………….<br />
<br />
 <br />
 <br />
Sayın Botan’ın Yorumu<br />
<br />
Arkadaşlar biz devletle sistemle savaş halindeyken onlardan fazlaca bişey beklemek yakışıksız olur. bizim çok zengin hatta Türkiye’nin sayılı sermayesi arasında sayılan işadamlarımız var onlar zaten bize yetiyor bu karmaşa ölüm ve acılarımı az da olsa dindiren ve göğsümü kabartan bir kac haber aldım paylaşmak istedim van depreminin yaralarının sarılmasına yardımcı olanlarla ilgili. <br />
<br />
Elime gecen yardım listesinde devleye yada başka bir unsura ihtiyac duyulmayacak yardımlar: <br />
<br />
Sayın Ahmet Türk   Husenê Qencodan kalan Qasra Qencoyu van depremzedelerine bağışladı<br />
<br />
Sayın Altan Tan Batmandaki benzinliğini bağışladı<br />
<br />
Sayın Bengi Yıldız gelecek sene ki Tatil masraflarını bağışladı<br />
<br />
Sanatcımız Diyar Dêrsimi biz apoya söz vermişiz sarkısının bedeli olarak aldığı 60 bin doları bağışladı<br />
<br />
Sırrı Sakık abimiz Muşta bir köyünü donatıp depremzedelere tahsis etti<br />
<br />
şerafettin elci ırakta calışan şirketlerinin bir yıllık tüm gelirlerini bağışladı<br />
<br />
sanatcı seyidxan yaptığı tüm proğramların ücretini deprem bölgesine bağışladı<br />
<br />
roj tv calışanları uğrunda avrupada yaşamak zorunda kaldıkları halklarının bu acılı anlarını paylaşmakta herzanki gibi en derin üzüntülerini paylaştıklarının göstergesi olarak birer haftalık gece alemlerini iptal ederek oraya harcadıkları parayı gönderdiler<br />
<br />
belediyeler halktan topladıkları yardımları satarak en iyi şekilde değerlendirecek o halk icin<br />
<br />
taş atmaya eğitilen cocuklarda aldıkları eğitimin yararını kurtarma calışmalarındaki başarılarıyla gösterip gururlandırdı<br />
<br />
esnafa kepenk kapatmadaki gelirler bölge esnafı tarafından vana ulaştırıldı<br />
<br />
partimizin teşkilatları öyle bir organize oldularki sıkıntı yaşanmadı her yere yetişildi sanki savaş zamanında bir halkın ihtiyacları olacağı düşünülmüşcesine hazırlanan bu teşkilatlarımızı ve partimize tebrikler heryerden geliyor dünya basını geniş yer verdi<br />
<br />
işadamlarımız (kadooğlu.emin acar,golteks,vs vs ) her biri en düşük limit olarak 1 milyon dolar bağış yapacaklarını acıkladı<br />
<br />
güneyden de Değişim Partisi lideri nuşirvan mustafa ahmed iran istihbaratından aldığı tüm parayı bağışladı<br />
<br />
adını vermek istemeyen bir kürt partisi lideri de herşeyin gizli yapılması gerektiğini ve kendisin  yıllar önce devleti kullanıp parti kurmak icin aldığı 10 milyon lirayı adının bilinmemesi kaydıyla bağışladı<br />
<br />
istenirse bin askerini de DEVLET icin göndermeye hazır olduğunu acıkladı<br />
<br />
bölgemiz belediyeleri halkının yanında olduğunun göstergesi olarak bu yılki maaşlarını van halkına gönderdi<br />
<br />
selim sadak diyarbakır belediyesindeki kızı idildeki başkan kardeşi ve kendisinin malvarlığının bu halk olduğunu bu nedenle butun varlıklarını vana gönderdi<br />
<br />
hasip kaplan diyarbakır ve batmanda AİHM ye başvuran mağdurların davalarının sonucunda aldığı ve onlara vermeyi unuttuğu tazminatların hepsini bağışladı<br />
<br />
başkanımız selahattin demirtaş sizin de dediğiniz diyar aş.de ki kendi ve kardeşine ait payları vana bağışladı<br />
<br />
hakpar başkanı bayram bozyel newroz kutlamalarında ictikleri o pahalı sarapların bedelini vana gönderdi<br />
<br />
ve yardımda bulunup ta adını hatırlayamadığımız unuttuğumuz yurtsever aydın siyasetci işadamı slogancı abilerim beni bağışlasınlar<br />
<br />
daha ne zaman yanımızda olacaklar bahcelidende sonrası bu gün o bile yanımızda...<br />
<br />
BOTAN</span><br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/tr/9952.html" target="_blank">===&gt;</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HARF HARF S E V İ Y O R U M SİZİ!..]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-harf-harf-s-e-v-i-y-o-r-u-m-sizi-1033.html</link>
			<pubDate>Tue, 25 Oct 2011 13:36:31 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-harf-harf-s-e-v-i-y-o-r-u-m-sizi-1033.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #1E90FF;">“Ben savaşçı değil gül yetiştiricisiyim” Özkan Mert<br />
<br />
Kürtçe güller derledim düşlerimin ince yerinden<br />
Lazca şakıyor umudumun haylaz serçeleri, hayatın omzunda<br />
Islak tümcelerini Rumca öpüyorum gecenin, ay altında<br />
Bahara Zazaca sarılıyorum en nazlı yerinden belinin<br />
<br />
Kalbime taş atan çocukların kelepçelerinden öpüyorum acılarını<br />
Koğuşlarında Ermenice bir ağıttır ela gözlerim, kırık dökük<br />
Kederlerinin röntgenini çekmeye yetmiyor buruk harflerim<br />
<br />
Kızıl bir Laz takasıyım Kürdistan dağlarında yüzen<br />
Kürt ve Türk canlarım yanıyor orada, hece hece düşerek toprağa<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Auschwitz’de milyonlarca kez yakıldık vicdanın öldüğü yerden<br />
Yetmiş iki bin kere süngülendi düşlerimiz Dersim’de, arsız sırıtışıyla vahşetin<br />
Irak’ta hamburger üstü tatlı niyetine işkence oyuncağı olduk Amerikanca<br />
Maraş’ta, Çorum’da sokak sokak vurulduk uygarlığın kalbinden<br />
Kosova’da görmezden gelindi yakamızda katledilen çiçekler<br />
Filistin’de taşla kırdılar özgürlüğümüzün kollarını<br />
Bir milyon kere yok edildi Ermenice ninnilerimiz, Ararat’ın kollarındaki<br />
Hakkari’de çocukluğumuzun kafasına dipçikle vurdular<br />
Ruanda’da palalarla kestiler en çocuk heveslerimizi<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Bilmediğimiz dillerde de öpebilsek ya birbirimizi<br />
Başka dinlerde susabilsek usulca, dingin<br />
Diğer coğrafyalarda ağlayabilsek koşar adım<br />
Bir harf bile eklemesek savaş çığırtkanı tümcelerin kuyruğuna<br />
Kalbimizi asla yaslamasak vahşet çığlıklarının çağrısına<br />
Neresinden ölmeye başlar acep savaş ve kapitalizm<br />
Vahşet neresinden lâl olur barış senfonilerimizin önünde<br />
<br />
: Harf harf seviyorum dünyanın tüm renklerini<br />
<br />
Serkan Engin </span> </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #1E90FF;">“Ben savaşçı değil gül yetiştiricisiyim” Özkan Mert<br />
<br />
Kürtçe güller derledim düşlerimin ince yerinden<br />
Lazca şakıyor umudumun haylaz serçeleri, hayatın omzunda<br />
Islak tümcelerini Rumca öpüyorum gecenin, ay altında<br />
Bahara Zazaca sarılıyorum en nazlı yerinden belinin<br />
<br />
Kalbime taş atan çocukların kelepçelerinden öpüyorum acılarını<br />
Koğuşlarında Ermenice bir ağıttır ela gözlerim, kırık dökük<br />
Kederlerinin röntgenini çekmeye yetmiyor buruk harflerim<br />
<br />
Kızıl bir Laz takasıyım Kürdistan dağlarında yüzen<br />
Kürt ve Türk canlarım yanıyor orada, hece hece düşerek toprağa<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Auschwitz’de milyonlarca kez yakıldık vicdanın öldüğü yerden<br />
Yetmiş iki bin kere süngülendi düşlerimiz Dersim’de, arsız sırıtışıyla vahşetin<br />
Irak’ta hamburger üstü tatlı niyetine işkence oyuncağı olduk Amerikanca<br />
Maraş’ta, Çorum’da sokak sokak vurulduk uygarlığın kalbinden<br />
Kosova’da görmezden gelindi yakamızda katledilen çiçekler<br />
Filistin’de taşla kırdılar özgürlüğümüzün kollarını<br />
Bir milyon kere yok edildi Ermenice ninnilerimiz, Ararat’ın kollarındaki<br />
Hakkari’de çocukluğumuzun kafasına dipçikle vurdular<br />
Ruanda’da palalarla kestiler en çocuk heveslerimizi<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Bilmediğimiz dillerde de öpebilsek ya birbirimizi<br />
Başka dinlerde susabilsek usulca, dingin<br />
Diğer coğrafyalarda ağlayabilsek koşar adım<br />
Bir harf bile eklemesek savaş çığırtkanı tümcelerin kuyruğuna<br />
Kalbimizi asla yaslamasak vahşet çığlıklarının çağrısına<br />
Neresinden ölmeye başlar acep savaş ve kapitalizm<br />
Vahşet neresinden lâl olur barış senfonilerimizin önünde<br />
<br />
: Harf harf seviyorum dünyanın tüm renklerini<br />
<br />
Serkan Engin </span> </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HARF HARF S E V İ Y O R U M SİZİ!..]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-harf-harf-s-e-v-i-y-o-r-u-m-sizi-1032.html</link>
			<pubDate>Tue, 25 Oct 2011 13:36:16 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-harf-harf-s-e-v-i-y-o-r-u-m-sizi-1032.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #1E90FF;">“Ben savaşçı değil gül yetiştiricisiyim” Özkan Mert<br />
<br />
Kürtçe güller derledim düşlerimin ince yerinden<br />
Lazca şakıyor umudumun haylaz serçeleri, hayatın omzunda<br />
Islak tümcelerini Rumca öpüyorum gecenin, ay altında<br />
Bahara Zazaca sarılıyorum en nazlı yerinden belinin<br />
<br />
Kalbime taş atan çocukların kelepçelerinden öpüyorum acılarını<br />
Koğuşlarında Ermenice bir ağıttır ela gözlerim, kırık dökük<br />
Kederlerinin röntgenini çekmeye yetmiyor buruk harflerim<br />
<br />
Kızıl bir Laz takasıyım Kürdistan dağlarında yüzen<br />
Kürt ve Türk canlarım yanıyor orada, hece hece düşerek toprağa<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Auschwitz’de milyonlarca kez yakıldık vicdanın öldüğü yerden<br />
Yetmiş iki bin kere süngülendi düşlerimiz Dersim’de, arsız sırıtışıyla vahşetin<br />
Irak’ta hamburger üstü tatlı niyetine işkence oyuncağı olduk Amerikanca<br />
Maraş’ta, Çorum’da sokak sokak vurulduk uygarlığın kalbinden<br />
Kosova’da görmezden gelindi yakamızda katledilen çiçekler<br />
Filistin’de taşla kırdılar özgürlüğümüzün kollarını<br />
Bir milyon kere yok edildi Ermenice ninnilerimiz, Ararat’ın kollarındaki<br />
Hakkari’de çocukluğumuzun kafasına dipçikle vurdular<br />
Ruanda’da palalarla kestiler en çocuk heveslerimizi<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Bilmediğimiz dillerde de öpebilsek ya birbirimizi<br />
Başka dinlerde susabilsek usulca, dingin<br />
Diğer coğrafyalarda ağlayabilsek koşar adım<br />
Bir harf bile eklemesek savaş çığırtkanı tümcelerin kuyruğuna<br />
Kalbimizi asla yaslamasak vahşet çığlıklarının çağrısına<br />
Neresinden ölmeye başlar acep savaş ve kapitalizm<br />
Vahşet neresinden lâl olur barış senfonilerimizin önünde<br />
<br />
: Harf harf seviyorum dünyanın tüm renklerini<br />
<br />
Serkan Engin </span> </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #1E90FF;">“Ben savaşçı değil gül yetiştiricisiyim” Özkan Mert<br />
<br />
Kürtçe güller derledim düşlerimin ince yerinden<br />
Lazca şakıyor umudumun haylaz serçeleri, hayatın omzunda<br />
Islak tümcelerini Rumca öpüyorum gecenin, ay altında<br />
Bahara Zazaca sarılıyorum en nazlı yerinden belinin<br />
<br />
Kalbime taş atan çocukların kelepçelerinden öpüyorum acılarını<br />
Koğuşlarında Ermenice bir ağıttır ela gözlerim, kırık dökük<br />
Kederlerinin röntgenini çekmeye yetmiyor buruk harflerim<br />
<br />
Kızıl bir Laz takasıyım Kürdistan dağlarında yüzen<br />
Kürt ve Türk canlarım yanıyor orada, hece hece düşerek toprağa<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Auschwitz’de milyonlarca kez yakıldık vicdanın öldüğü yerden<br />
Yetmiş iki bin kere süngülendi düşlerimiz Dersim’de, arsız sırıtışıyla vahşetin<br />
Irak’ta hamburger üstü tatlı niyetine işkence oyuncağı olduk Amerikanca<br />
Maraş’ta, Çorum’da sokak sokak vurulduk uygarlığın kalbinden<br />
Kosova’da görmezden gelindi yakamızda katledilen çiçekler<br />
Filistin’de taşla kırdılar özgürlüğümüzün kollarını<br />
Bir milyon kere yok edildi Ermenice ninnilerimiz, Ararat’ın kollarındaki<br />
Hakkari’de çocukluğumuzun kafasına dipçikle vurdular<br />
Ruanda’da palalarla kestiler en çocuk heveslerimizi<br />
Dolar dolar üstüne haince yükselirken<br />
Firavun silah şirketlerinin kâr marjı piramitleri<br />
Koltukları, apoletleri palazlanırken obur bencilliğin<br />
<br />
Bilmediğimiz dillerde de öpebilsek ya birbirimizi<br />
Başka dinlerde susabilsek usulca, dingin<br />
Diğer coğrafyalarda ağlayabilsek koşar adım<br />
Bir harf bile eklemesek savaş çığırtkanı tümcelerin kuyruğuna<br />
Kalbimizi asla yaslamasak vahşet çığlıklarının çağrısına<br />
Neresinden ölmeye başlar acep savaş ve kapitalizm<br />
Vahşet neresinden lâl olur barış senfonilerimizin önünde<br />
<br />
: Harf harf seviyorum dünyanın tüm renklerini<br />
<br />
Serkan Engin </span> </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÜZERİNDE OYNANAN KAVRAMLAR, SAVAŞI TETİKLİYOR.]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-uzerinde-oynanan-kavramlar-savasi-tetikliyor-1030.html</link>
			<pubDate>Sun, 23 Oct 2011 17:12:58 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-uzerinde-oynanan-kavramlar-savasi-tetikliyor-1030.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;"><br />
ÜZERİNDE OYNANAN KAVRAMLAR, SAVAŞI TETİKLİYOR.<br />
<br />
Aydın kimseler, bilinçli insanlarımız, esen her rüzgâra kendilerini kaptırmamalıdır; durulması gereken yerde kalarak, gerçeklerden yana taraf olup, objektif bir duruş sergilemelidirler. Her konuda gerekeni söylemesini bilmeli ve gerçeklerin yanında olmasını bilmelidirler. Gündemin kuyruğuna takılıp gidemezler; gündeme kendi damgasını vurmalı veya gündemi kendileri oluşturmalıdırlar. <br />
<br />
Bir sözü, kim, kime, niçin söylüyor; söyleyenin derdi, amacı nedir; merak etmeli, araştırmalı, içyüzünü ortaya çıkarıp halkı aydınlatmasını bilmek gerekiyor. Özellikle, siyaset alanında bunun daha fazla böyle gerçekçi olmayı gerektirir. Olaylardaki gerçekler, dışarıdan göründüğü gibi olmuyor; onların bir perde arkası, nedenleri, kimi plan ve projeleri vardır. Gelişme sürecinde, araya kimi tesadüfler de katılıyor olabilir. Onlar da, gerçekleri sadece etkileyebildiği kadar kısmen değiştirebiliyor; belirleyici ve köklü bir değişimi, dönüşümü sağlayamaz.<br />
<br />
Dün, kitleleri kandırmak isteyenler;  nabızlara “Vatan, millet, Sakarya” şerbetini döktüler ve pek çok insanı kendi ikiyüzlü planları peşinden koşturdular. Çok acılar yaşadık; planlar yürüdü ve 12 Eylül faşizmiyle noktalandı o süreç…<br />
<br />
Şimdi de, tam da barış umudu kapıya gelmişken; toplumlarımıza huzur ve esenlik ucunu gösteriyor, kardeşçe bir yaşam yakındır, demişken; yine, yeni plan ve projeler devreye girmeye başladı. “Vatan, millet, Sakarya”nın yerini “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” şerbeti aldı; bunun anlamı; “şehit”lerin sayısını artırın ve bölünmeyi hızlandırın ki bu kirli savaş derinleşsin ve onun rantından kazancımız çoğalabilsin ki, payımız artsın, demektir. Yani, “barış”, “açılım” ve “demokratikleşme” nin birer yalana dönüşmesi isteniyor ya da bir hiçe dönüştürülerek etkisizleştirilmek istenmektedir. Bunları planlayanların, yeni bir anayasadan, (kaba tabirle) yeni bir “baba- yasa” daha çıkarılması, hedefleri arasındadır. Bu “baba- yasa” ile toplumu en azından bir on yıl daha gergin götürebilmeyi deneyeceklerdir. Çünkü kurtlar, puslu havayı çok sever; açık, şeffaf ve temiz bir ortam onların çıkarlarına hizmet etmeyecektir ve onlar, bunu çok iyi biliyorlar. <br />
<br />
Bizler, toplum olarak bu oyunu bozmak zorundayız. Onların sunduğu her kavrama şüpheyle bakıp, onları doğru yerde ve yerinde değerlendirmemiz gerekiyor. Biz kanarsak, çocuklarımız da kanar ve bu kirli savaşın süresi uzayıp gidecektir. Biz, çocuklarımızı onların rantı uğruna kurban ederek ciğerlerimizi yakarken; onlar ise, rantlarına yeni kârlar ekleyeceklerinden her günlerini bayram edeceklerdir. Bilinçli düşünüp, bilinçli davranmak zorundayız. Bu zamanın politikacısına hele, kolayca inanmamak ve onlara körü körüne güvenmemek lazımdır. Çoğu kez onların kimisi, (bizim oyları topladıktan sonra) bizim vekilimiz olmuyorlar; bazen karanlık rant çetelerinin vekili gibi davranıyor olabilirler, bunu iyi görmek lazımdır. Kaderimize etki yapan ve üzerinde oynanarak, anlamları tahrif edilen kimi kavramlar, duygularımızı ve dini saflığımızı coşturup, bizi ve çocuklarımızı, karanlık çetelerin rantları uğruna kurban etmeğe sebep olabilir, bu olmamalıdır. Üzerinde oynanan kimi kutsal kavramlar, savaşı tetiklerken, barışı da öldürüyor. Ateş çemberi olmuş bölgemizin bu nazik döneminde, çok uyanık durmamız, olgulara ve olaylara daima bilinçli ve sağduyulu bakmamız gerekiyor.<br />
<br />
Şehit, kimdir, kimlere denir; ya da şehitlik, mademki kutsal bir şeydir, bu mesajı halklara, kamuoyuna pompalayan tepedekiler (ve onların TV’si, yayını, basını), neden bu kutsallığı kendi çocuklarından esirgiyorlar acaba? <br />
<br />
Şehitlik şerbetiyle sarhoş edilen her iki tarafın çocukları, bu topraklarda doğup, boy attılar. Anaları, babaları; yemediler, içmediler, servetleri diye, çocuklarına, yani insana yatırım yaptılar. Şimdi, kim, onların bu nazenin değerlerini hoyratça harcayabiliyor, harcatmak istiyor; iyi görmek, doğru bilmek gerekiyor.<br />
<br />
 Varsayalım ki, şimdi bir barış olursa; çocukları “Mehmetçik” veya “gerilla” olanlar, aynı mahallede, aynı camide veya aynı işyerinde birbirleriyle nasıl dertleşecekler; sohbet etmek istediklerinde sözlerine hangi buruk laflarla başlayacaklar; çocuklarından ne diye söz edecekler?!. Her biri, benim “şehit oğlum” diye konuşabilirler mi dost sohbetlerinde? Ya da, bir oğlu “gerilla”, diğer oğlu “Mehmetçik” olanların yaşadığı travmayı kim, nasıl izah edebilecektir?!<br />
<br />
Ama tersine; çocuklarını bu kirli savaşa kurban edenlere, birlikte lanet okuyabilirler. Kandırıldık, aldandık, yanıldık; en güzide değerlerimizi o kirli savaşta kimin için, niye kaybettik, diye sohbet edebilirler. Senin oğlun şöyle saygılıydı; benim oğlum da, şöyle terbiyeliydi; onlar, birbirlerini çok severlerdi ve hepsinin de gelecekleri parlaktı; onları, ciğerlerimizden nasıl koparıp alabildiler, ocağımızı söndürdüler, vb. birçok şeyi diyebilirler birlikte ve koyu bir sohbete girebilirler..  Yani, “Şehit” edebiyatıyla veya bu kirli savaşı överek hiçbir dost sohbetini yapamayacakları kesindir.<br />
<br />
Şehitlik, dini bir mesajı taşır; oysa bu kirli savaşta, her iki taraftan, ölenlerin üzerinde sayısız Fatiha okunup, onlar için mevlit veriliyor; görüyoruz, biliyoruz... Çünkü her iki tarafın kurbanları da sıradan halk çocuklarıdır ve aileleri inançlı insanlardır. Bir tarafın çocukları için “ onlar dinsizdir veya Zerdüştidir, diyenler, onların taziyelerine gitsinler de, TV kameralarından herkese canlı çekimle göstersinler bakalım; herkes görsün bu pişkin iddialarını veya asılsız iftiralarını.  En çok Fatiha oralarda okunuyorsa ve İslam ahlakıyla kurulu taziye çadırları, günlerce, bazen haftalarca duruyor, taziyeleri sürüyorsa, demek ki bu iftiralar, tahrik amaçlı bir savaş dilidir. Barış dili değildir. Bu edebiyatı yapanlar, bu kirli savaşın değirmenine de su taşıyorlar, demektir.<br />
<br />
Bu kirli savaşın rantından beslenen dinozorlar, kaybettiğimiz genç değerlerimize “şehit” diyorlar diye, bizim de “şehit” dememiz gerekmiyor. Dinozorlar, “şehit” derlerken, onların rantlarına rant katabilsinler diye, halklarımızdan insanlar, kendi ciğerlerinden yeni “şehit” adaylarını, onlar için yollayabilsinler diye, diyorlar. Bizler de, “Şehit” dersek, “Barış” istemimizi anlamsızlaştırmaz mıyız; bu kirli savaşı da, kutsamış olmaz mıyız? Diğer bir değişle, bu kirli savaşı, (kutsal varsayıp) sürdürülmesi gereken bir savaş olduğunu zımnen savunmuş olmaz mıyız?<br />
<br />
Oysa ki, bal gibi,  bir kardeş kavgasıdır bu savaş; ana-baba bir kardeşler bile karşı karşıya geldiler bu kirli savaşta ve aynı çatışmada öldüler. Savaşı körükleyenler de, her iki halka karşı da hep kalleşçe ve sinsi bir duruş sergilediler. Bu yolda katledilenler için, bize “şehit” dedirtenler, çocuklarını askere bile yollamıyorlar veya evlerine yakın lüks yerlerde görev verdiriyor çocuklarına,  o da, adet yerini bulsun diye.. Ana-babaları ellerini uzatsa, çocuklarına değecek nerdeyse!..<br />
<br />
Bu savaş, kutsal değil; kirlidir ve ölenler, başkalarının rantları uğruna katledilen değerlerimizdir “şehit” olmuyorlar, kurban ediliyorlar. Onlara “şehit” demezsek, gönlümüzde çocuklarımızın yeri daralmaz, onlara olan sevgimiz azalmaz, acımız yine dinmeyecek; ancak gerçeklerle yüzleşiriz belki. Elimizdeki geri kalan diğer değerlerimizi (çocuklarımızı) daha bilinçli savunuruz, korumaya alırız onları.  <br />
<br />
Rantçı dinozorlar, kendi çocuklarının geleceği için, her iki halkın çocuklarını; yani bin bir emekle yatırım yaptıkları ve gelecekleri olan bu değerlerini ellerinden alıyorlar ve nabızlarına hayali bir “şehitlik” şerbetini döküyorlar. Ta ki, onların bir ciğeri yanıp gidince, diğerini de verebilsinler diye. Bu söylemden amaçladıkları kısaca budur. <br />
<br />
Peki kaç generalin, kaç holding sahibi burjuvanın, kaç bakanın, bürokratın veya milletvekilinin çocuğu “şehit” oldu bu yolda; “şehitlik” onlar için kutsal değil midir yoksa?! Sadece halk çocuklarına mı özgüdür bu “şehitlik”?! Görülen odur ki, bu işte bir bit yeniği vardır;  bu ne yaman bir çelişkidir ki, öyle sinsi bir planın böylesi apaçık bir hilesi oluyor!.. Bıraksınlar çocuklarımızı, kendi okullarını okuyabilsinler veya hayalini kurdukları bir işte, güçlü bir irade sahibi olarak, dürüst bir gelecek kursunlar kendilerine.. Evlenip, çoluk çocuğa karışıp, birer mutlu aile olabilsinler.<br />
<br />
Açık, şeffaf ve öyle gerçek bir demokrasiye geçmemiz gerekiyor ki; orada, tüm halklar olarak, bir arada, eşit ve özgür yaşayabilelim ki, tüm demokratik taleplerimizi, demokratik yollarla dile getirebilelim ve gerçekleşmesi de mümkün olabilsin. Öyle ki, her şeyimizi kardeşçe paylaşabilmeliyiz. Kalleşlik, kurnazlık, nankörlük bizden uzak olsun. Birbirimizi kandırmadan, her hakkı ve özgürlüğü eşit paylaşabilelim.<br />
<br />
Onun için, bu kirli savaşı durdurmak lazım diyorsak, bu topraklarda barışı tesis etmek gerekiyor. Beynimiz ve dilimiz “barış” demeli; fikrimiz ve zikrimiz “barış” olmalıdır.. Barış da hemen şimdi gelmelidir; yoksa “şehit” diye daha çok kurban vermeğe devam edeceğiz.. Bölge üzerinde sinsi planları olan dış güçlerin maşası oluruz o zaman. Başımıza bunlar gelmesin; birbirimizi dışlayıcı ve itici olmamalıyız.<br />
<br />
Savaşsız, sömürüsüz bir dünyada, (savaşan değil) barış ve huzur içinde üretken olan birer toplum olmamız dileklerimle.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><span style="color: #000080;"><br />
ÜZERİNDE OYNANAN KAVRAMLAR, SAVAŞI TETİKLİYOR.<br />
<br />
Aydın kimseler, bilinçli insanlarımız, esen her rüzgâra kendilerini kaptırmamalıdır; durulması gereken yerde kalarak, gerçeklerden yana taraf olup, objektif bir duruş sergilemelidirler. Her konuda gerekeni söylemesini bilmeli ve gerçeklerin yanında olmasını bilmelidirler. Gündemin kuyruğuna takılıp gidemezler; gündeme kendi damgasını vurmalı veya gündemi kendileri oluşturmalıdırlar. <br />
<br />
Bir sözü, kim, kime, niçin söylüyor; söyleyenin derdi, amacı nedir; merak etmeli, araştırmalı, içyüzünü ortaya çıkarıp halkı aydınlatmasını bilmek gerekiyor. Özellikle, siyaset alanında bunun daha fazla böyle gerçekçi olmayı gerektirir. Olaylardaki gerçekler, dışarıdan göründüğü gibi olmuyor; onların bir perde arkası, nedenleri, kimi plan ve projeleri vardır. Gelişme sürecinde, araya kimi tesadüfler de katılıyor olabilir. Onlar da, gerçekleri sadece etkileyebildiği kadar kısmen değiştirebiliyor; belirleyici ve köklü bir değişimi, dönüşümü sağlayamaz.<br />
<br />
Dün, kitleleri kandırmak isteyenler;  nabızlara “Vatan, millet, Sakarya” şerbetini döktüler ve pek çok insanı kendi ikiyüzlü planları peşinden koşturdular. Çok acılar yaşadık; planlar yürüdü ve 12 Eylül faşizmiyle noktalandı o süreç…<br />
<br />
Şimdi de, tam da barış umudu kapıya gelmişken; toplumlarımıza huzur ve esenlik ucunu gösteriyor, kardeşçe bir yaşam yakındır, demişken; yine, yeni plan ve projeler devreye girmeye başladı. “Vatan, millet, Sakarya”nın yerini “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” şerbeti aldı; bunun anlamı; “şehit”lerin sayısını artırın ve bölünmeyi hızlandırın ki bu kirli savaş derinleşsin ve onun rantından kazancımız çoğalabilsin ki, payımız artsın, demektir. Yani, “barış”, “açılım” ve “demokratikleşme” nin birer yalana dönüşmesi isteniyor ya da bir hiçe dönüştürülerek etkisizleştirilmek istenmektedir. Bunları planlayanların, yeni bir anayasadan, (kaba tabirle) yeni bir “baba- yasa” daha çıkarılması, hedefleri arasındadır. Bu “baba- yasa” ile toplumu en azından bir on yıl daha gergin götürebilmeyi deneyeceklerdir. Çünkü kurtlar, puslu havayı çok sever; açık, şeffaf ve temiz bir ortam onların çıkarlarına hizmet etmeyecektir ve onlar, bunu çok iyi biliyorlar. <br />
<br />
Bizler, toplum olarak bu oyunu bozmak zorundayız. Onların sunduğu her kavrama şüpheyle bakıp, onları doğru yerde ve yerinde değerlendirmemiz gerekiyor. Biz kanarsak, çocuklarımız da kanar ve bu kirli savaşın süresi uzayıp gidecektir. Biz, çocuklarımızı onların rantı uğruna kurban ederek ciğerlerimizi yakarken; onlar ise, rantlarına yeni kârlar ekleyeceklerinden her günlerini bayram edeceklerdir. Bilinçli düşünüp, bilinçli davranmak zorundayız. Bu zamanın politikacısına hele, kolayca inanmamak ve onlara körü körüne güvenmemek lazımdır. Çoğu kez onların kimisi, (bizim oyları topladıktan sonra) bizim vekilimiz olmuyorlar; bazen karanlık rant çetelerinin vekili gibi davranıyor olabilirler, bunu iyi görmek lazımdır. Kaderimize etki yapan ve üzerinde oynanarak, anlamları tahrif edilen kimi kavramlar, duygularımızı ve dini saflığımızı coşturup, bizi ve çocuklarımızı, karanlık çetelerin rantları uğruna kurban etmeğe sebep olabilir, bu olmamalıdır. Üzerinde oynanan kimi kutsal kavramlar, savaşı tetiklerken, barışı da öldürüyor. Ateş çemberi olmuş bölgemizin bu nazik döneminde, çok uyanık durmamız, olgulara ve olaylara daima bilinçli ve sağduyulu bakmamız gerekiyor.<br />
<br />
Şehit, kimdir, kimlere denir; ya da şehitlik, mademki kutsal bir şeydir, bu mesajı halklara, kamuoyuna pompalayan tepedekiler (ve onların TV’si, yayını, basını), neden bu kutsallığı kendi çocuklarından esirgiyorlar acaba? <br />
<br />
Şehitlik şerbetiyle sarhoş edilen her iki tarafın çocukları, bu topraklarda doğup, boy attılar. Anaları, babaları; yemediler, içmediler, servetleri diye, çocuklarına, yani insana yatırım yaptılar. Şimdi, kim, onların bu nazenin değerlerini hoyratça harcayabiliyor, harcatmak istiyor; iyi görmek, doğru bilmek gerekiyor.<br />
<br />
 Varsayalım ki, şimdi bir barış olursa; çocukları “Mehmetçik” veya “gerilla” olanlar, aynı mahallede, aynı camide veya aynı işyerinde birbirleriyle nasıl dertleşecekler; sohbet etmek istediklerinde sözlerine hangi buruk laflarla başlayacaklar; çocuklarından ne diye söz edecekler?!. Her biri, benim “şehit oğlum” diye konuşabilirler mi dost sohbetlerinde? Ya da, bir oğlu “gerilla”, diğer oğlu “Mehmetçik” olanların yaşadığı travmayı kim, nasıl izah edebilecektir?!<br />
<br />
Ama tersine; çocuklarını bu kirli savaşa kurban edenlere, birlikte lanet okuyabilirler. Kandırıldık, aldandık, yanıldık; en güzide değerlerimizi o kirli savaşta kimin için, niye kaybettik, diye sohbet edebilirler. Senin oğlun şöyle saygılıydı; benim oğlum da, şöyle terbiyeliydi; onlar, birbirlerini çok severlerdi ve hepsinin de gelecekleri parlaktı; onları, ciğerlerimizden nasıl koparıp alabildiler, ocağımızı söndürdüler, vb. birçok şeyi diyebilirler birlikte ve koyu bir sohbete girebilirler..  Yani, “Şehit” edebiyatıyla veya bu kirli savaşı överek hiçbir dost sohbetini yapamayacakları kesindir.<br />
<br />
Şehitlik, dini bir mesajı taşır; oysa bu kirli savaşta, her iki taraftan, ölenlerin üzerinde sayısız Fatiha okunup, onlar için mevlit veriliyor; görüyoruz, biliyoruz... Çünkü her iki tarafın kurbanları da sıradan halk çocuklarıdır ve aileleri inançlı insanlardır. Bir tarafın çocukları için “ onlar dinsizdir veya Zerdüştidir, diyenler, onların taziyelerine gitsinler de, TV kameralarından herkese canlı çekimle göstersinler bakalım; herkes görsün bu pişkin iddialarını veya asılsız iftiralarını.  En çok Fatiha oralarda okunuyorsa ve İslam ahlakıyla kurulu taziye çadırları, günlerce, bazen haftalarca duruyor, taziyeleri sürüyorsa, demek ki bu iftiralar, tahrik amaçlı bir savaş dilidir. Barış dili değildir. Bu edebiyatı yapanlar, bu kirli savaşın değirmenine de su taşıyorlar, demektir.<br />
<br />
Bu kirli savaşın rantından beslenen dinozorlar, kaybettiğimiz genç değerlerimize “şehit” diyorlar diye, bizim de “şehit” dememiz gerekmiyor. Dinozorlar, “şehit” derlerken, onların rantlarına rant katabilsinler diye, halklarımızdan insanlar, kendi ciğerlerinden yeni “şehit” adaylarını, onlar için yollayabilsinler diye, diyorlar. Bizler de, “Şehit” dersek, “Barış” istemimizi anlamsızlaştırmaz mıyız; bu kirli savaşı da, kutsamış olmaz mıyız? Diğer bir değişle, bu kirli savaşı, (kutsal varsayıp) sürdürülmesi gereken bir savaş olduğunu zımnen savunmuş olmaz mıyız?<br />
<br />
Oysa ki, bal gibi,  bir kardeş kavgasıdır bu savaş; ana-baba bir kardeşler bile karşı karşıya geldiler bu kirli savaşta ve aynı çatışmada öldüler. Savaşı körükleyenler de, her iki halka karşı da hep kalleşçe ve sinsi bir duruş sergilediler. Bu yolda katledilenler için, bize “şehit” dedirtenler, çocuklarını askere bile yollamıyorlar veya evlerine yakın lüks yerlerde görev verdiriyor çocuklarına,  o da, adet yerini bulsun diye.. Ana-babaları ellerini uzatsa, çocuklarına değecek nerdeyse!..<br />
<br />
Bu savaş, kutsal değil; kirlidir ve ölenler, başkalarının rantları uğruna katledilen değerlerimizdir “şehit” olmuyorlar, kurban ediliyorlar. Onlara “şehit” demezsek, gönlümüzde çocuklarımızın yeri daralmaz, onlara olan sevgimiz azalmaz, acımız yine dinmeyecek; ancak gerçeklerle yüzleşiriz belki. Elimizdeki geri kalan diğer değerlerimizi (çocuklarımızı) daha bilinçli savunuruz, korumaya alırız onları.  <br />
<br />
Rantçı dinozorlar, kendi çocuklarının geleceği için, her iki halkın çocuklarını; yani bin bir emekle yatırım yaptıkları ve gelecekleri olan bu değerlerini ellerinden alıyorlar ve nabızlarına hayali bir “şehitlik” şerbetini döküyorlar. Ta ki, onların bir ciğeri yanıp gidince, diğerini de verebilsinler diye. Bu söylemden amaçladıkları kısaca budur. <br />
<br />
Peki kaç generalin, kaç holding sahibi burjuvanın, kaç bakanın, bürokratın veya milletvekilinin çocuğu “şehit” oldu bu yolda; “şehitlik” onlar için kutsal değil midir yoksa?! Sadece halk çocuklarına mı özgüdür bu “şehitlik”?! Görülen odur ki, bu işte bir bit yeniği vardır;  bu ne yaman bir çelişkidir ki, öyle sinsi bir planın böylesi apaçık bir hilesi oluyor!.. Bıraksınlar çocuklarımızı, kendi okullarını okuyabilsinler veya hayalini kurdukları bir işte, güçlü bir irade sahibi olarak, dürüst bir gelecek kursunlar kendilerine.. Evlenip, çoluk çocuğa karışıp, birer mutlu aile olabilsinler.<br />
<br />
Açık, şeffaf ve öyle gerçek bir demokrasiye geçmemiz gerekiyor ki; orada, tüm halklar olarak, bir arada, eşit ve özgür yaşayabilelim ki, tüm demokratik taleplerimizi, demokratik yollarla dile getirebilelim ve gerçekleşmesi de mümkün olabilsin. Öyle ki, her şeyimizi kardeşçe paylaşabilmeliyiz. Kalleşlik, kurnazlık, nankörlük bizden uzak olsun. Birbirimizi kandırmadan, her hakkı ve özgürlüğü eşit paylaşabilelim.<br />
<br />
Onun için, bu kirli savaşı durdurmak lazım diyorsak, bu topraklarda barışı tesis etmek gerekiyor. Beynimiz ve dilimiz “barış” demeli; fikrimiz ve zikrimiz “barış” olmalıdır.. Barış da hemen şimdi gelmelidir; yoksa “şehit” diye daha çok kurban vermeğe devam edeceğiz.. Bölge üzerinde sinsi planları olan dış güçlerin maşası oluruz o zaman. Başımıza bunlar gelmesin; birbirimizi dışlayıcı ve itici olmamalıyız.<br />
<br />
Savaşsız, sömürüsüz bir dünyada, (savaşan değil) barış ve huzur içinde üretken olan birer toplum olmamız dileklerimle.<br />
Selam ve sevgiyle kalın.<br />
<br />
M.Nazım Güler<br />
info@mnazim.com<br />
</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ferhat ile Şirin..]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-ferhat-ile-sirin-1029.html</link>
			<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 13:47:54 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-ferhat-ile-sirin-1029.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.hizliupload.com/di-TECU.jpg" border="0" alt="[Resim: di-TECU.jpg]" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.hizliupload.com/di-TECU.jpg" border="0" alt="[Resim: di-TECU.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PKK’nin Yürüttüğü Savaşa Dur Demek, Ulusal Bir Görevdir!]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-pkk%E2%80%99nin-yuruttugu-savasa-dur-demek-ulusal-bir-gorevdir-1028.html</link>
			<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 09:54:37 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-pkk%E2%80%99nin-yuruttugu-savasa-dur-demek-ulusal-bir-gorevdir-1028.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">PKK’nin Yürüttüğü Savaşa Dur Demek, Ulusal Bir Görevdir!<br />
<br />
 <br />
<br />
ABD'nin Ortadoğu'ya müdahalesi ile başlayan yeni süreç; hem çağdışı rejimleri, hem de onların dayanağı olan ve aynı zamanda onlar tarafından beslenen Yerel Ayakları’nın da dönüşümünü/tasfiyesini zorunlu kılıyor. Kürd halkı artık mevcut koşullarda silahlı mücadele ile elde edilecek herhangi bir kazanımlarının olmayacağını, aksine silahlı çatışmaların Kürd Sorunu’nun Demokratik ve Barışçıl Çözümünü geciktirdiğini, Kürd halkının Siyasal ve Demokratik Mücadelesi’nin önünü tıkadığını görmek zorundadır. Zira PKK’nin “Soğuk Savaş” döneminden kalma “Silahlı Halk Savaşı” argümanı, Sosyalist Sistem’in çökmesiyle tarihe karışmıştır.<br />
<br />
Ortadoğu’da totaliter rejimlerin tek tek aşılıyor olması, sadece Arap ülkelerindeki iç dinamiklerin gelişimiyle açıklanamaz. Tunus’tan başlayarak Mısır, Libya ve Suriye’yi de içine alan dalganın İran’a da yayılacağını öngörmek gerekir. Kürd halkını da çok yakından ilgilendiren ve “Arap Baharı” diye anılan bu gelişmeler, -bazı çevrelerce iflas ettiği iddia edilenin aksine- Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) başka bir sürümüdür. “Arap Baharı” olarak adlandırılan yeni süreç, Dünya Oyun Kurucuları’nın kendilerine engel teşkil eden ülkeleri –Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi- direk işgal etmek yerine, hedef ülkelerdeki iç dinamikleri öne çıkararak daha yumuşak/meşru ve dünyada da kabul edilebilir yeni bir operasyonudur. Yani Büyük Ortadoğu Projesi hâlâ yürürlüktedir, sadece uygulama biçimi değişmiştir.<br />
<br />
Kimin eliyle olursa olsun, bölgedeki totaliter rejimlerin aşılması ezilen halklar açısından elbette ki çok önemlidir. Örneğin, ABD'nin Irak'ı işgali, Güney Kürdistan’ın siyasi ve hukuki bir statü elde etmesine ebelik etmiş ve Kürdistan’ı parçalayan/paylaşan sömürgeci devletlerin kimyasını bozmuştur.<br />
<br />
Müdahale, müdahil devletlerin çıkarı gereği olsa da, Sömürgecilere vurulan bir darbedir. Ve bu darbeden yararlanan Kürdler ulusal düzeyde önemli haklar elde etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında “kim, neden müdahale etti” tartışması Kürdlerin sorunu olmamalıdır. Aslolan yaşanan çelişkilerden Kürdlerin yararlanmasıdır…<br />
<br />
Türkiye’de Tek Millet/Ulus kültüne dayalı devlet yapılanmasının ideolojik kodlarının aşılmaya başlandığı/tartışıldığı ve giderek eski yapının demokrasiye evirilme sürecinin zorunlu görüldüğü, inkâr ve imhanın veya “öteki”leştirmenin ideolojik/politik olarak dibe vurduğu bir atmosferde, PKK’nin silahlı mücadeleyi tırmandırmasının Kürd Ulusal çıkarlarıyla ne alakası var?<br />
<br />
PKK’nin, süreci 1993-96’lar düzeyine çeken silahlı eylemlerini, CHP-MHP gibi dolaylı müttefikleriyle AKP’yi tek başına Sivil Anayasa yapabilecek bir düzeyin altına çekmek amacıyla 12 Haziran Seçimleri öncesi topluma pompaladığı gerginliğin bir devamı olarak okumak gerekir. Yani PKK’nin silahlı eylemlerinin, sadece sistem içi kavgada birilerinin mevzi kazanmasına hizmet ettiği ve Kürdlerin Ulusal Talepleri’yle hiçbir ilişkisinin olmadığı gerçeğini görmek zorundayız. Ayrıca, 12 Haziran öncesi söz konusu statükocu blok tarafından tırmandırılan yarı sivil gerginliğin silahlı çatışmalara evirilmiş olmasını da Ortadoğu’daki siyasal gelişmelerden bağımsız ele almamak lazım.<br />
<br />
Öcalan'ın İmralı süreciyle dibe vuran PKK'nin stratejik, ideolojik, siyasi ve ahlaki dejenerasyonuna rağmen, PKK'nin hâlâ zora dayalı çözümlerde ısrarcı olmasının ne ideolojik bir zemini, ne de uluslararası camiada meşru bir gerekçesi kalmadığı gibi, Güney Kürdistan açısından da tehlike oluşturmaktadır. Öte yandan, PKK'nin savunduğu tezler; silahtan arınmayı, sivil yaşama dönmeyi ve sistem partilerinin herhangi birinde yer alıp Türkiye'nin demokratikleşme sürecine katılmaya tekabül ederken, PKK’nin neden hâlâ silahlı mücadelede ısrar ettiği sorgulanmadan, PKK’nin yüklenmiş olduğu lanetli misyonu da anlaşılamaz.<br />
<br />
Kürd Ulusal Demokratik Mücadelesinin barışçıl bir zemine kaydırılmasının konjonktürel bir zorunluluk olduğu bilinmesine ve Kürd halkının Dünya Oyun Kurucuları’na karşı durmak gibi bir gücü/çıkarı olmadığı halde, PKK tarafından tırmandırılan kirli savaşın kodlarını PKK’nin kuruluş/kurgulanış felsefesinde bulmak mümkündür.<br />
<br />
Daha geniş bilgi için bakınız: <br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/353.html" target="_blank">http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/353.html</a><br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/804.html" target="_blank">http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/804.html</a><br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/4093.html" target="_blank">http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/4093.html</a><br />
<br />
Öte yandan da PKK’nin taşıyıcısı olduğu kirli savaşın Güney Kürdlerini nasıl zora soktuğunu; Güney Kürdistan Federal Devleti Başkanı Mesud Barzani, “bir gerçeklik var ki, sizler ve tüm Kürdistan halkı bunu bilmeli. Biz mevcut durumda çaresiz bir haldeyiz. Çünkü bir yanda iki devlet var ve bizden sınırlarımızı korumamızı talep ediyor. Ancak eğer o bölgelere güç sevk edersek, bu orda sorun yaşanmasına neden olabilir.  Ve sorun öyle bir hale gelme potansiyeline sahip ki, Kürdler arası savaşa dönüşebilir. Yani kardeş kavgasının başlama zeminine sahip… ” diyerek ortaya koyuyor.<br />
<br />
Güney Kürdleri, sınırları kontrol etmeye kalkıştığı an PKK tarafından saldırıya uğrayacağını ve PKK ile zorunlu bir çatışmaya gireceğini biliyor. PKK ile çatışma demek, sadece Kürdlerin birbirini öldürmesi demek değildir, aynı zamanda mevcut tüm kazanımların da elden gitmesine yol açabilir. Kürdler arası böyle bir çatışma ortamının yaşanması, sömürgeci devletlerin en büyük hayali ve PKK’nin de misyonu gereğidir.<br />
<br />
Dolayısıyla, ya bu kirli savaşa hayır deyip Kürdlerin kazanımlarından ve bu kazanımları geliştirerek devletleşme amacından yana olacağız, ya da PKK’nin hayata geçirmek istediği projesinin bir parçası veya sessiz onaylayıcısı olacağız.<br />
<br />
Geri dönülmez bir yola girildiğinde, "biz kardeş kavgasına karşıyız" gibi beylik laflara gerek kalmadan, herkes PKK'nin lanetli oyununa dur demek zorundadır. Aksi durumda bizzat kendileri de kardeş kavgasının hazırlayıcıları olarak tarihe geçeceklerdir.<br />
<br />
Gerçekten bir “Kardeş Kavgası” istenmiyorsa yapılacak olan tek şey, PKK’yi teşhir ederek lanetli misyonunu deşifre etmek; aynı zamanda PKK’ye dur diyerek Ulusal Güçlerle ortak hareket etmektir. PKK’nin çıkartmakta ısrarlı olduğu kavga, kardeşler arası bir  kavga değil, Kemalistlerin yerel ayağı PKK ile Kürdler arası bir kavga olacaktır.<br />
<br />
Amaçları/hedefleri birbirine zıt olan güçler arasındaki mücadele, “Kardeş Kavgası” gibi naif ve toplumların siyasi tarihinde karşılığı olmayan bir kavramla açıklanamaz!<br />
<br />
PKK Misyonu’nu iyi bilen biri olarak, böyle bir savaşın Ayak Sesini duyar gibiyim…<br />
<br />
22 Eylül 2011<br />
<br />
Süleyman Akkoyun<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">PKK’nin Yürüttüğü Savaşa Dur Demek, Ulusal Bir Görevdir!<br />
<br />
 <br />
<br />
ABD'nin Ortadoğu'ya müdahalesi ile başlayan yeni süreç; hem çağdışı rejimleri, hem de onların dayanağı olan ve aynı zamanda onlar tarafından beslenen Yerel Ayakları’nın da dönüşümünü/tasfiyesini zorunlu kılıyor. Kürd halkı artık mevcut koşullarda silahlı mücadele ile elde edilecek herhangi bir kazanımlarının olmayacağını, aksine silahlı çatışmaların Kürd Sorunu’nun Demokratik ve Barışçıl Çözümünü geciktirdiğini, Kürd halkının Siyasal ve Demokratik Mücadelesi’nin önünü tıkadığını görmek zorundadır. Zira PKK’nin “Soğuk Savaş” döneminden kalma “Silahlı Halk Savaşı” argümanı, Sosyalist Sistem’in çökmesiyle tarihe karışmıştır.<br />
<br />
Ortadoğu’da totaliter rejimlerin tek tek aşılıyor olması, sadece Arap ülkelerindeki iç dinamiklerin gelişimiyle açıklanamaz. Tunus’tan başlayarak Mısır, Libya ve Suriye’yi de içine alan dalganın İran’a da yayılacağını öngörmek gerekir. Kürd halkını da çok yakından ilgilendiren ve “Arap Baharı” diye anılan bu gelişmeler, -bazı çevrelerce iflas ettiği iddia edilenin aksine- Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) başka bir sürümüdür. “Arap Baharı” olarak adlandırılan yeni süreç, Dünya Oyun Kurucuları’nın kendilerine engel teşkil eden ülkeleri –Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi- direk işgal etmek yerine, hedef ülkelerdeki iç dinamikleri öne çıkararak daha yumuşak/meşru ve dünyada da kabul edilebilir yeni bir operasyonudur. Yani Büyük Ortadoğu Projesi hâlâ yürürlüktedir, sadece uygulama biçimi değişmiştir.<br />
<br />
Kimin eliyle olursa olsun, bölgedeki totaliter rejimlerin aşılması ezilen halklar açısından elbette ki çok önemlidir. Örneğin, ABD'nin Irak'ı işgali, Güney Kürdistan’ın siyasi ve hukuki bir statü elde etmesine ebelik etmiş ve Kürdistan’ı parçalayan/paylaşan sömürgeci devletlerin kimyasını bozmuştur.<br />
<br />
Müdahale, müdahil devletlerin çıkarı gereği olsa da, Sömürgecilere vurulan bir darbedir. Ve bu darbeden yararlanan Kürdler ulusal düzeyde önemli haklar elde etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında “kim, neden müdahale etti” tartışması Kürdlerin sorunu olmamalıdır. Aslolan yaşanan çelişkilerden Kürdlerin yararlanmasıdır…<br />
<br />
Türkiye’de Tek Millet/Ulus kültüne dayalı devlet yapılanmasının ideolojik kodlarının aşılmaya başlandığı/tartışıldığı ve giderek eski yapının demokrasiye evirilme sürecinin zorunlu görüldüğü, inkâr ve imhanın veya “öteki”leştirmenin ideolojik/politik olarak dibe vurduğu bir atmosferde, PKK’nin silahlı mücadeleyi tırmandırmasının Kürd Ulusal çıkarlarıyla ne alakası var?<br />
<br />
PKK’nin, süreci 1993-96’lar düzeyine çeken silahlı eylemlerini, CHP-MHP gibi dolaylı müttefikleriyle AKP’yi tek başına Sivil Anayasa yapabilecek bir düzeyin altına çekmek amacıyla 12 Haziran Seçimleri öncesi topluma pompaladığı gerginliğin bir devamı olarak okumak gerekir. Yani PKK’nin silahlı eylemlerinin, sadece sistem içi kavgada birilerinin mevzi kazanmasına hizmet ettiği ve Kürdlerin Ulusal Talepleri’yle hiçbir ilişkisinin olmadığı gerçeğini görmek zorundayız. Ayrıca, 12 Haziran öncesi söz konusu statükocu blok tarafından tırmandırılan yarı sivil gerginliğin silahlı çatışmalara evirilmiş olmasını da Ortadoğu’daki siyasal gelişmelerden bağımsız ele almamak lazım.<br />
<br />
Öcalan'ın İmralı süreciyle dibe vuran PKK'nin stratejik, ideolojik, siyasi ve ahlaki dejenerasyonuna rağmen, PKK'nin hâlâ zora dayalı çözümlerde ısrarcı olmasının ne ideolojik bir zemini, ne de uluslararası camiada meşru bir gerekçesi kalmadığı gibi, Güney Kürdistan açısından da tehlike oluşturmaktadır. Öte yandan, PKK'nin savunduğu tezler; silahtan arınmayı, sivil yaşama dönmeyi ve sistem partilerinin herhangi birinde yer alıp Türkiye'nin demokratikleşme sürecine katılmaya tekabül ederken, PKK’nin neden hâlâ silahlı mücadelede ısrar ettiği sorgulanmadan, PKK’nin yüklenmiş olduğu lanetli misyonu da anlaşılamaz.<br />
<br />
Kürd Ulusal Demokratik Mücadelesinin barışçıl bir zemine kaydırılmasının konjonktürel bir zorunluluk olduğu bilinmesine ve Kürd halkının Dünya Oyun Kurucuları’na karşı durmak gibi bir gücü/çıkarı olmadığı halde, PKK tarafından tırmandırılan kirli savaşın kodlarını PKK’nin kuruluş/kurgulanış felsefesinde bulmak mümkündür.<br />
<br />
Daha geniş bilgi için bakınız: <br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/353.html" target="_blank">http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/353.html</a><br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/804.html" target="_blank">http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/804.html</a><br />
<br />
<a href="http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/4093.html" target="_blank">http://www.nasname.com/Yazarlar/sakkoyun/4093.html</a><br />
<br />
Öte yandan da PKK’nin taşıyıcısı olduğu kirli savaşın Güney Kürdlerini nasıl zora soktuğunu; Güney Kürdistan Federal Devleti Başkanı Mesud Barzani, “bir gerçeklik var ki, sizler ve tüm Kürdistan halkı bunu bilmeli. Biz mevcut durumda çaresiz bir haldeyiz. Çünkü bir yanda iki devlet var ve bizden sınırlarımızı korumamızı talep ediyor. Ancak eğer o bölgelere güç sevk edersek, bu orda sorun yaşanmasına neden olabilir.  Ve sorun öyle bir hale gelme potansiyeline sahip ki, Kürdler arası savaşa dönüşebilir. Yani kardeş kavgasının başlama zeminine sahip… ” diyerek ortaya koyuyor.<br />
<br />
Güney Kürdleri, sınırları kontrol etmeye kalkıştığı an PKK tarafından saldırıya uğrayacağını ve PKK ile zorunlu bir çatışmaya gireceğini biliyor. PKK ile çatışma demek, sadece Kürdlerin birbirini öldürmesi demek değildir, aynı zamanda mevcut tüm kazanımların da elden gitmesine yol açabilir. Kürdler arası böyle bir çatışma ortamının yaşanması, sömürgeci devletlerin en büyük hayali ve PKK’nin de misyonu gereğidir.<br />
<br />
Dolayısıyla, ya bu kirli savaşa hayır deyip Kürdlerin kazanımlarından ve bu kazanımları geliştirerek devletleşme amacından yana olacağız, ya da PKK’nin hayata geçirmek istediği projesinin bir parçası veya sessiz onaylayıcısı olacağız.<br />
<br />
Geri dönülmez bir yola girildiğinde, "biz kardeş kavgasına karşıyız" gibi beylik laflara gerek kalmadan, herkes PKK'nin lanetli oyununa dur demek zorundadır. Aksi durumda bizzat kendileri de kardeş kavgasının hazırlayıcıları olarak tarihe geçeceklerdir.<br />
<br />
Gerçekten bir “Kardeş Kavgası” istenmiyorsa yapılacak olan tek şey, PKK’yi teşhir ederek lanetli misyonunu deşifre etmek; aynı zamanda PKK’ye dur diyerek Ulusal Güçlerle ortak hareket etmektir. PKK’nin çıkartmakta ısrarlı olduğu kavga, kardeşler arası bir  kavga değil, Kemalistlerin yerel ayağı PKK ile Kürdler arası bir kavga olacaktır.<br />
<br />
Amaçları/hedefleri birbirine zıt olan güçler arasındaki mücadele, “Kardeş Kavgası” gibi naif ve toplumların siyasi tarihinde karşılığı olmayan bir kavramla açıklanamaz!<br />
<br />
PKK Misyonu’nu iyi bilen biri olarak, böyle bir savaşın Ayak Sesini duyar gibiyim…<br />
<br />
22 Eylül 2011<br />
<br />
Süleyman Akkoyun<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PKK’nın sonu ETA gibi olmayacak malesef]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-pkk%E2%80%99nin-sonu-eta-gibi-olmayacak-malesef-1027.html</link>
			<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 09:04:43 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-pkk%E2%80%99nin-sonu-eta-gibi-olmayacak-malesef-1027.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Bask bölgesinde faaliyet gösteren ayrılıkçı ETA terör örgütü, 43 yıllık silahlı mücadeleye son vermiş, İspanya ve Fransa’yı müzakereye çağırmış. Yasemin Çongar köşesinde meseleyi analiz etmiş.<br />
 <br />
 Başta Taraf olmak üzere bir çok gazetede zaman zaman okuyoruz: “Filan kişi terör örgütü üyesiydi, şimdi bakan oldu vs”. Çoğunlukla iyi niyetli sorgulamalar bunlar. Yaser Arafat gibi acaba PKK yönetimi de yasal zemine kayamaz mı? Ulusalcı Kürtlere Ahmet Altan’ın tabiriyle “onurlu bir barış” imkânı verilemez mi?<br />
 <br />
 Korkarım bu hiç bir zaman olmayacak. Çünkü ETA veya IRA gibi hareketler ile PKK arasında kurulacak parallellik çok sınırlı. Nedir sebebi?<br />
 <br />
 Birinci fark: Bir ETA mensubu bazı sivilleri “kazayla” öldürdüğünü iddia edebilir. Pişman olmuş olabilir. Veya yıllarca örgüt üyesi olduğu halde hiç insan öldürmemiş olabilir. Ama PKK mensuplarının durumu aynı değil. ETA’nın “esas mesleği” silahlı propaganda iken PKK’nın mesleği silahı gerçekten kullanmak ve insan öldürmek.<br />
 <br />
 İkinci fark: 1968′den günümüze ETA’nın öldürdüğü insan sayısı 850. Yazıyla sekiz yüz elli. PKK’nın ise 40.000 can, yazıyla kırk bin. Bazı yıllarda ETA kimseyi öldürmemiş. 1999, 2004… Bazen yılda “sadece” bir veya iki ölü. Yani “etnik terör” derken aynı şeyden bahsetmiyoruz. Ciddi bir yoğunluk farkı var. ETA veya IRA zaman zaman bir insan öldürerek “hey biz buradayız” diyor, söylemine medyada yer açıyor. PKK ise bütün bir ülkenin stabilitesini hedef alıyor. Hedef sadece medya değil. Rejime oynuyor ama “eskiyi muhafaza” için. Ergenekon gibi PKK da OHAL istiyor. PKK dediğimiz örgüt cinayeti “seri imalat” haline getirmiş.<br />
 <br />
 Üçüncü fark: Avrupalı terör örgütleri yapı olarak PKK’dan ayrılıyor. Gerek etnik terör yani Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, ETA, IRA … Gerekse “solcu” terör örgütleri yani italyan Kızıl Tugaylar, alman Baader-Meinhof (Kızıl Ordu Fraksiyonu) nispeten küçük, çevik ve itaatkâr yapılar. “Bizim” DEV-SOL gibi. Örgütün bir numarası ile yeni katılmış çömez akşam aynı masaya oturup bira içiyor. Biz de ise PKK oryantal bir yapıya sahip. Yani hiyerarşik mesafe uzun ve çok başlılık var. Aralarında fikir ayrılıkları hatta kanlı hesaplaşmalar oluyor. PKK yok, PKK-lar var. Bir kısım ile anlaşsanız bile bundan hoşnut olmayan diğer kısım eylemlere devam edebiliyor.<br />
 <br />
 Dördüncü fark: Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde siyasî çıkarları PKK ile paralel olan bir ekip var. Son saldırıda bir kez daha gördük: PKK’nın 7-8 yere birden saldırabilmesi, ağır silahları, cephaneyi sınırdan içeri sokabilmesi istihbaratta ciddi bir “şikenin” işareti. Bir başka deyişle ETA konusunda durum net: “cici ispanyol devleti kaka-pis teröristlere karşı”. Türkiye’de ise bir OHAL mirası var. “Devlet terörü” dediğimiz şey bir kurgu değil. Devlet bizzat kendi eliyle yıllarca teröre destek olmuş. PKK’ya adam yazmış. Bugün de PKK hem Ergenekon çetesiyle hem de bazı belediyelerle, dernek vb ile ortaklaşa çalışıyor. Toplum ile hatta bölge ekonomisi ile içiçe geçmiş bir yapılanma var. PKK’lı veya yardımcı olmaya hazır olanların sayısı çok, devletin kademelerinde de mevcutlar.<br />
 <br />
 Beşinci fark: Yöntem. Avrupalı terör örgütlerinin belli hedefleri vardı. “Bunlar verilirse şiddeti bırakırız” diyorlardı. Bugün 40 bin ölümden sonra hâlâ PKK’nın talebini tam olarak bilmiyoruz. Hatta Diyarbakır ve çevresindeki bir kaç il Türkiye’den ayrılmış olsa bile PKK’nın şiddeti bırak(A)mayacağı hemen hemen kesin. PKK son 5 yılda evrim geçirdi. Siyasî bir amaç için değil şiddet için şiddet ister hale geldi. Her ne koşulda olursa olsun PKK’nın kendi iradesiyle şiddeti terk etmesi mümkün görünmüyor.<br />
 <br />
 Altıncı fark: Avrupalı terör örgütleri hemen hiç bir gerginliği olmayan jeopolitik alanlarda at koşturdular. Özellikle soğuk savaştan sonra bu sükunet daha da arttı. Avrupa birliğinin siyasî stabilite şemsiyesi ve ekonomik refahı içinde silahlı propagandanın yeri yoktu. Yasemin Çongar’ın yazısında buna dair detaylar çok iyi anlatılmış. Oysa Ortadoğu’da eylem yapan ve yine burada iddia sahibi olan PKK için durum farklı. Haritalar sürekli yeniden çizilmekte. Irak işgal altında. İran’a bir ABD saldırısı ihtimali az değil. Suriye ve bir çok Arap ülkesi zaten kırılgan olan stabilitelerini de yitirdiler. Türkiye İsrail ile kavgalı. Dahası dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı ayaklarımızın altında. Orta Asya’dan gelip geçen gaz ve petrolü de ekleyin. Özetle PKK’nın silah bırakması sadece Türkleri ve Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil. ETA’nın silah bırakmasi Fransa ve İspanya ile sınırlı bir olay iken PKK’nın silah bırakması neredeyse küresel bir mesele. Tabi ki Türkler ve Kürtler kazançlı çıkar ama dişlerini gıcırdatacak çok aktör var, Ortadoğu’da, ABD’de ve Avrupa’da barış’a üzülecek ekipler var.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Sonuç<br />
 <br />
Yukarıda saydığım farklar ve daha başka bazı faktörler sebebiyle PKK silah bırakmayacak. TBMM, AKP veya Abdullah Gül ne şekilde hareket ederse etsin PKK’nın şahin pozisyonu terk etmesi kısa vadede mümkün görünmüyor. Karşılıklı ödün vererek “onurlu barış” yapma yolu kapalı. Türkiye bu koşullarda iki eksende birden hareket edecektir, kâhin olmaya gerek yok:<br />
 1.Demokrasiyi ilerletmek, kaliteli bir anayasa yapmak ve PKK’ya hiç bir “meşru” zemin bırakmamak,<br />
 2.Askerî baskıyı azamî seviyede tutmak ve PKK’yı fizikî mânâda yok etmek.<br />
<br />
Mehmet YILMAZ</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Bask bölgesinde faaliyet gösteren ayrılıkçı ETA terör örgütü, 43 yıllık silahlı mücadeleye son vermiş, İspanya ve Fransa’yı müzakereye çağırmış. Yasemin Çongar köşesinde meseleyi analiz etmiş.<br />
 <br />
 Başta Taraf olmak üzere bir çok gazetede zaman zaman okuyoruz: “Filan kişi terör örgütü üyesiydi, şimdi bakan oldu vs”. Çoğunlukla iyi niyetli sorgulamalar bunlar. Yaser Arafat gibi acaba PKK yönetimi de yasal zemine kayamaz mı? Ulusalcı Kürtlere Ahmet Altan’ın tabiriyle “onurlu bir barış” imkânı verilemez mi?<br />
 <br />
 Korkarım bu hiç bir zaman olmayacak. Çünkü ETA veya IRA gibi hareketler ile PKK arasında kurulacak parallellik çok sınırlı. Nedir sebebi?<br />
 <br />
 Birinci fark: Bir ETA mensubu bazı sivilleri “kazayla” öldürdüğünü iddia edebilir. Pişman olmuş olabilir. Veya yıllarca örgüt üyesi olduğu halde hiç insan öldürmemiş olabilir. Ama PKK mensuplarının durumu aynı değil. ETA’nın “esas mesleği” silahlı propaganda iken PKK’nın mesleği silahı gerçekten kullanmak ve insan öldürmek.<br />
 <br />
 İkinci fark: 1968′den günümüze ETA’nın öldürdüğü insan sayısı 850. Yazıyla sekiz yüz elli. PKK’nın ise 40.000 can, yazıyla kırk bin. Bazı yıllarda ETA kimseyi öldürmemiş. 1999, 2004… Bazen yılda “sadece” bir veya iki ölü. Yani “etnik terör” derken aynı şeyden bahsetmiyoruz. Ciddi bir yoğunluk farkı var. ETA veya IRA zaman zaman bir insan öldürerek “hey biz buradayız” diyor, söylemine medyada yer açıyor. PKK ise bütün bir ülkenin stabilitesini hedef alıyor. Hedef sadece medya değil. Rejime oynuyor ama “eskiyi muhafaza” için. Ergenekon gibi PKK da OHAL istiyor. PKK dediğimiz örgüt cinayeti “seri imalat” haline getirmiş.<br />
 <br />
 Üçüncü fark: Avrupalı terör örgütleri yapı olarak PKK’dan ayrılıyor. Gerek etnik terör yani Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, ETA, IRA … Gerekse “solcu” terör örgütleri yani italyan Kızıl Tugaylar, alman Baader-Meinhof (Kızıl Ordu Fraksiyonu) nispeten küçük, çevik ve itaatkâr yapılar. “Bizim” DEV-SOL gibi. Örgütün bir numarası ile yeni katılmış çömez akşam aynı masaya oturup bira içiyor. Biz de ise PKK oryantal bir yapıya sahip. Yani hiyerarşik mesafe uzun ve çok başlılık var. Aralarında fikir ayrılıkları hatta kanlı hesaplaşmalar oluyor. PKK yok, PKK-lar var. Bir kısım ile anlaşsanız bile bundan hoşnut olmayan diğer kısım eylemlere devam edebiliyor.<br />
 <br />
 Dördüncü fark: Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde siyasî çıkarları PKK ile paralel olan bir ekip var. Son saldırıda bir kez daha gördük: PKK’nın 7-8 yere birden saldırabilmesi, ağır silahları, cephaneyi sınırdan içeri sokabilmesi istihbaratta ciddi bir “şikenin” işareti. Bir başka deyişle ETA konusunda durum net: “cici ispanyol devleti kaka-pis teröristlere karşı”. Türkiye’de ise bir OHAL mirası var. “Devlet terörü” dediğimiz şey bir kurgu değil. Devlet bizzat kendi eliyle yıllarca teröre destek olmuş. PKK’ya adam yazmış. Bugün de PKK hem Ergenekon çetesiyle hem de bazı belediyelerle, dernek vb ile ortaklaşa çalışıyor. Toplum ile hatta bölge ekonomisi ile içiçe geçmiş bir yapılanma var. PKK’lı veya yardımcı olmaya hazır olanların sayısı çok, devletin kademelerinde de mevcutlar.<br />
 <br />
 Beşinci fark: Yöntem. Avrupalı terör örgütlerinin belli hedefleri vardı. “Bunlar verilirse şiddeti bırakırız” diyorlardı. Bugün 40 bin ölümden sonra hâlâ PKK’nın talebini tam olarak bilmiyoruz. Hatta Diyarbakır ve çevresindeki bir kaç il Türkiye’den ayrılmış olsa bile PKK’nın şiddeti bırak(A)mayacağı hemen hemen kesin. PKK son 5 yılda evrim geçirdi. Siyasî bir amaç için değil şiddet için şiddet ister hale geldi. Her ne koşulda olursa olsun PKK’nın kendi iradesiyle şiddeti terk etmesi mümkün görünmüyor.<br />
 <br />
 Altıncı fark: Avrupalı terör örgütleri hemen hiç bir gerginliği olmayan jeopolitik alanlarda at koşturdular. Özellikle soğuk savaştan sonra bu sükunet daha da arttı. Avrupa birliğinin siyasî stabilite şemsiyesi ve ekonomik refahı içinde silahlı propagandanın yeri yoktu. Yasemin Çongar’ın yazısında buna dair detaylar çok iyi anlatılmış. Oysa Ortadoğu’da eylem yapan ve yine burada iddia sahibi olan PKK için durum farklı. Haritalar sürekli yeniden çizilmekte. Irak işgal altında. İran’a bir ABD saldırısı ihtimali az değil. Suriye ve bir çok Arap ülkesi zaten kırılgan olan stabilitelerini de yitirdiler. Türkiye İsrail ile kavgalı. Dahası dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı ayaklarımızın altında. Orta Asya’dan gelip geçen gaz ve petrolü de ekleyin. Özetle PKK’nın silah bırakması sadece Türkleri ve Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil. ETA’nın silah bırakmasi Fransa ve İspanya ile sınırlı bir olay iken PKK’nın silah bırakması neredeyse küresel bir mesele. Tabi ki Türkler ve Kürtler kazançlı çıkar ama dişlerini gıcırdatacak çok aktör var, Ortadoğu’da, ABD’de ve Avrupa’da barış’a üzülecek ekipler var.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Sonuç<br />
 <br />
Yukarıda saydığım farklar ve daha başka bazı faktörler sebebiyle PKK silah bırakmayacak. TBMM, AKP veya Abdullah Gül ne şekilde hareket ederse etsin PKK’nın şahin pozisyonu terk etmesi kısa vadede mümkün görünmüyor. Karşılıklı ödün vererek “onurlu barış” yapma yolu kapalı. Türkiye bu koşullarda iki eksende birden hareket edecektir, kâhin olmaya gerek yok:<br />
 1.Demokrasiyi ilerletmek, kaliteli bir anayasa yapmak ve PKK’ya hiç bir “meşru” zemin bırakmamak,<br />
 2.Askerî baskıyı azamî seviyede tutmak ve PKK’yı fizikî mânâda yok etmek.<br />
<br />
Mehmet YILMAZ</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[PKK’nın sonu ETA gibi olmayacak malesef]]></title>
			<link>http://www.mnazim.com/konu-pkk%E2%80%99nin-sonu-eta-gibi-olmayacak-malesef-1026.html</link>
			<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 09:04:35 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.mnazim.com/konu-pkk%E2%80%99nin-sonu-eta-gibi-olmayacak-malesef-1026.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Bask bölgesinde faaliyet gösteren ayrılıkçı ETA terör örgütü, 43 yıllık silahlı mücadeleye son vermiş, İspanya ve Fransa’yı müzakereye çağırmış. Yasemin Çongar köşesinde meseleyi analiz etmiş.<br />
 <br />
 Başta Taraf olmak üzere bir çok gazetede zaman zaman okuyoruz: “Filan kişi terör örgütü üyesiydi, şimdi bakan oldu vs”. Çoğunlukla iyi niyetli sorgulamalar bunlar. Yaser Arafat gibi acaba PKK yönetimi de yasal zemine kayamaz mı? Ulusalcı Kürtlere Ahmet Altan’ın tabiriyle “onurlu bir barış” imkânı verilemez mi?<br />
 <br />
 Korkarım bu hiç bir zaman olmayacak. Çünkü ETA veya IRA gibi hareketler ile PKK arasında kurulacak parallellik çok sınırlı. Nedir sebebi?<br />
 <br />
 Birinci fark: Bir ETA mensubu bazı sivilleri “kazayla” öldürdüğünü iddia edebilir. Pişman olmuş olabilir. Veya yıllarca örgüt üyesi olduğu halde hiç insan öldürmemiş olabilir. Ama PKK mensuplarının durumu aynı değil. ETA’nın “esas mesleği” silahlı propaganda iken PKK’nın mesleği silahı gerçekten kullanmak ve insan öldürmek.<br />
 <br />
 İkinci fark: 1968′den günümüze ETA’nın öldürdüğü insan sayısı 850. Yazıyla sekiz yüz elli. PKK’nın ise 40.000 can, yazıyla kırk bin. Bazı yıllarda ETA kimseyi öldürmemiş. 1999, 2004… Bazen yılda “sadece” bir veya iki ölü. Yani “etnik terör” derken aynı şeyden bahsetmiyoruz. Ciddi bir yoğunluk farkı var. ETA veya IRA zaman zaman bir insan öldürerek “hey biz buradayız” diyor, söylemine medyada yer açıyor. PKK ise bütün bir ülkenin stabilitesini hedef alıyor. Hedef sadece medya değil. Rejime oynuyor ama “eskiyi muhafaza” için. Ergenekon gibi PKK da OHAL istiyor. PKK dediğimiz örgüt cinayeti “seri imalat” haline getirmiş.<br />
 <br />
 Üçüncü fark: Avrupalı terör örgütleri yapı olarak PKK’dan ayrılıyor. Gerek etnik terör yani Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, ETA, IRA … Gerekse “solcu” terör örgütleri yani italyan Kızıl Tugaylar, alman Baader-Meinhof (Kızıl Ordu Fraksiyonu) nispeten küçük, çevik ve itaatkâr yapılar. “Bizim” DEV-SOL gibi. Örgütün bir numarası ile yeni katılmış çömez akşam aynı masaya oturup bira içiyor. Biz de ise PKK oryantal bir yapıya sahip. Yani hiyerarşik mesafe uzun ve çok başlılık var. Aralarında fikir ayrılıkları hatta kanlı hesaplaşmalar oluyor. PKK yok, PKK-lar var. Bir kısım ile anlaşsanız bile bundan hoşnut olmayan diğer kısım eylemlere devam edebiliyor.<br />
 <br />
 Dördüncü fark: Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde siyasî çıkarları PKK ile paralel olan bir ekip var. Son saldırıda bir kez daha gördük: PKK’nın 7-8 yere birden saldırabilmesi, ağır silahları, cephaneyi sınırdan içeri sokabilmesi istihbaratta ciddi bir “şikenin” işareti. Bir başka deyişle ETA konusunda durum net: “cici ispanyol devleti kaka-pis teröristlere karşı”. Türkiye’de ise bir OHAL mirası var. “Devlet terörü” dediğimiz şey bir kurgu değil. Devlet bizzat kendi eliyle yıllarca teröre destek olmuş. PKK’ya adam yazmış. Bugün de PKK hem Ergenekon çetesiyle hem de bazı belediyelerle, dernek vb ile ortaklaşa çalışıyor. Toplum ile hatta bölge ekonomisi ile içiçe geçmiş bir yapılanma var. PKK’lı veya yardımcı olmaya hazır olanların sayısı çok, devletin kademelerinde de mevcutlar.<br />
 <br />
 Beşinci fark: Yöntem. Avrupalı terör örgütlerinin belli hedefleri vardı. “Bunlar verilirse şiddeti bırakırız” diyorlardı. Bugün 40 bin ölümden sonra hâlâ PKK’nın talebini tam olarak bilmiyoruz. Hatta Diyarbakır ve çevresindeki bir kaç il Türkiye’den ayrılmış olsa bile PKK’nın şiddeti bırak(A)mayacağı hemen hemen kesin. PKK son 5 yılda evrim geçirdi. Siyasî bir amaç için değil şiddet için şiddet ister hale geldi. Her ne koşulda olursa olsun PKK’nın kendi iradesiyle şiddeti terk etmesi mümkün görünmüyor.<br />
 <br />
 Altıncı fark: Avrupalı terör örgütleri hemen hiç bir gerginliği olmayan jeopolitik alanlarda at koşturdular. Özellikle soğuk savaştan sonra bu sükunet daha da arttı. Avrupa birliğinin siyasî stabilite şemsiyesi ve ekonomik refahı içinde silahlı propagandanın yeri yoktu. Yasemin Çongar’ın yazısında buna dair detaylar çok iyi anlatılmış. Oysa Ortadoğu’da eylem yapan ve yine burada iddia sahibi olan PKK için durum farklı. Haritalar sürekli yeniden çizilmekte. Irak işgal altında. İran’a bir ABD saldırısı ihtimali az değil. Suriye ve bir çok Arap ülkesi zaten kırılgan olan stabilitelerini de yitirdiler. Türkiye İsrail ile kavgalı. Dahası dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı ayaklarımızın altında. Orta Asya’dan gelip geçen gaz ve petrolü de ekleyin. Özetle PKK’nın silah bırakması sadece Türkleri ve Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil. ETA’nın silah bırakmasi Fransa ve İspanya ile sınırlı bir olay iken PKK’nın silah bırakması neredeyse küresel bir mesele. Tabi ki Türkler ve Kürtler kazançlı çıkar ama dişlerini gıcırdatacak çok aktör var, Ortadoğu’da, ABD’de ve Avrupa’da barış’a üzülecek ekipler var.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Sonuç<br />
 <br />
Yukarıda saydığım farklar ve daha başka bazı faktörler sebebiyle PKK silah bırakmayacak. TBMM, AKP veya Abdullah Gül ne şekilde hareket ederse etsin PKK’nın şahin pozisyonu terk etmesi kısa vadede mümkün görünmüyor. Karşılıklı ödün vererek “onurlu barış” yapma yolu kapalı. Türkiye bu koşullarda iki eksende birden hareket edecektir, kâhin olmaya gerek yok:<br />
 1.Demokrasiyi ilerletmek, kaliteli bir anayasa yapmak ve PKK’ya hiç bir “meşru” zemin bırakmamak,<br />
 2.Askerî baskıyı azamî seviyede tutmak ve PKK’yı fizikî mânâda yok etmek.<br />
<br />
Mehmet YILMAZ</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Bask bölgesinde faaliyet gösteren ayrılıkçı ETA terör örgütü, 43 yıllık silahlı mücadeleye son vermiş, İspanya ve Fransa’yı müzakereye çağırmış. Yasemin Çongar köşesinde meseleyi analiz etmiş.<br />
 <br />
 Başta Taraf olmak üzere bir çok gazetede zaman zaman okuyoruz: “Filan kişi terör örgütü üyesiydi, şimdi bakan oldu vs”. Çoğunlukla iyi niyetli sorgulamalar bunlar. Yaser Arafat gibi acaba PKK yönetimi de yasal zemine kayamaz mı? Ulusalcı Kürtlere Ahmet Altan’ın tabiriyle “onurlu bir barış” imkânı verilemez mi?<br />
 <br />
 Korkarım bu hiç bir zaman olmayacak. Çünkü ETA veya IRA gibi hareketler ile PKK arasında kurulacak parallellik çok sınırlı. Nedir sebebi?<br />
 <br />
 Birinci fark: Bir ETA mensubu bazı sivilleri “kazayla” öldürdüğünü iddia edebilir. Pişman olmuş olabilir. Veya yıllarca örgüt üyesi olduğu halde hiç insan öldürmemiş olabilir. Ama PKK mensuplarının durumu aynı değil. ETA’nın “esas mesleği” silahlı propaganda iken PKK’nın mesleği silahı gerçekten kullanmak ve insan öldürmek.<br />
 <br />
 İkinci fark: 1968′den günümüze ETA’nın öldürdüğü insan sayısı 850. Yazıyla sekiz yüz elli. PKK’nın ise 40.000 can, yazıyla kırk bin. Bazı yıllarda ETA kimseyi öldürmemiş. 1999, 2004… Bazen yılda “sadece” bir veya iki ölü. Yani “etnik terör” derken aynı şeyden bahsetmiyoruz. Ciddi bir yoğunluk farkı var. ETA veya IRA zaman zaman bir insan öldürerek “hey biz buradayız” diyor, söylemine medyada yer açıyor. PKK ise bütün bir ülkenin stabilitesini hedef alıyor. Hedef sadece medya değil. Rejime oynuyor ama “eskiyi muhafaza” için. Ergenekon gibi PKK da OHAL istiyor. PKK dediğimiz örgüt cinayeti “seri imalat” haline getirmiş.<br />
 <br />
 Üçüncü fark: Avrupalı terör örgütleri yapı olarak PKK’dan ayrılıyor. Gerek etnik terör yani Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, ETA, IRA … Gerekse “solcu” terör örgütleri yani italyan Kızıl Tugaylar, alman Baader-Meinhof (Kızıl Ordu Fraksiyonu) nispeten küçük, çevik ve itaatkâr yapılar. “Bizim” DEV-SOL gibi. Örgütün bir numarası ile yeni katılmış çömez akşam aynı masaya oturup bira içiyor. Biz de ise PKK oryantal bir yapıya sahip. Yani hiyerarşik mesafe uzun ve çok başlılık var. Aralarında fikir ayrılıkları hatta kanlı hesaplaşmalar oluyor. PKK yok, PKK-lar var. Bir kısım ile anlaşsanız bile bundan hoşnut olmayan diğer kısım eylemlere devam edebiliyor.<br />
 <br />
 Dördüncü fark: Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde siyasî çıkarları PKK ile paralel olan bir ekip var. Son saldırıda bir kez daha gördük: PKK’nın 7-8 yere birden saldırabilmesi, ağır silahları, cephaneyi sınırdan içeri sokabilmesi istihbaratta ciddi bir “şikenin” işareti. Bir başka deyişle ETA konusunda durum net: “cici ispanyol devleti kaka-pis teröristlere karşı”. Türkiye’de ise bir OHAL mirası var. “Devlet terörü” dediğimiz şey bir kurgu değil. Devlet bizzat kendi eliyle yıllarca teröre destek olmuş. PKK’ya adam yazmış. Bugün de PKK hem Ergenekon çetesiyle hem de bazı belediyelerle, dernek vb ile ortaklaşa çalışıyor. Toplum ile hatta bölge ekonomisi ile içiçe geçmiş bir yapılanma var. PKK’lı veya yardımcı olmaya hazır olanların sayısı çok, devletin kademelerinde de mevcutlar.<br />
 <br />
 Beşinci fark: Yöntem. Avrupalı terör örgütlerinin belli hedefleri vardı. “Bunlar verilirse şiddeti bırakırız” diyorlardı. Bugün 40 bin ölümden sonra hâlâ PKK’nın talebini tam olarak bilmiyoruz. Hatta Diyarbakır ve çevresindeki bir kaç il Türkiye’den ayrılmış olsa bile PKK’nın şiddeti bırak(A)mayacağı hemen hemen kesin. PKK son 5 yılda evrim geçirdi. Siyasî bir amaç için değil şiddet için şiddet ister hale geldi. Her ne koşulda olursa olsun PKK’nın kendi iradesiyle şiddeti terk etmesi mümkün görünmüyor.<br />
 <br />
 Altıncı fark: Avrupalı terör örgütleri hemen hiç bir gerginliği olmayan jeopolitik alanlarda at koşturdular. Özellikle soğuk savaştan sonra bu sükunet daha da arttı. Avrupa birliğinin siyasî stabilite şemsiyesi ve ekonomik refahı içinde silahlı propagandanın yeri yoktu. Yasemin Çongar’ın yazısında buna dair detaylar çok iyi anlatılmış. Oysa Ortadoğu’da eylem yapan ve yine burada iddia sahibi olan PKK için durum farklı. Haritalar sürekli yeniden çizilmekte. Irak işgal altında. İran’a bir ABD saldırısı ihtimali az değil. Suriye ve bir çok Arap ülkesi zaten kırılgan olan stabilitelerini de yitirdiler. Türkiye İsrail ile kavgalı. Dahası dünya petrol rezervlerinin önemli bir kısmı ayaklarımızın altında. Orta Asya’dan gelip geçen gaz ve petrolü de ekleyin. Özetle PKK’nın silah bırakması sadece Türkleri ve Kürtleri ilgilendiren bir mesele değil. ETA’nın silah bırakmasi Fransa ve İspanya ile sınırlı bir olay iken PKK’nın silah bırakması neredeyse küresel bir mesele. Tabi ki Türkler ve Kürtler kazançlı çıkar ama dişlerini gıcırdatacak çok aktör var, Ortadoğu’da, ABD’de ve Avrupa’da barış’a üzülecek ekipler var.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Sonuç<br />
 <br />
Yukarıda saydığım farklar ve daha başka bazı faktörler sebebiyle PKK silah bırakmayacak. TBMM, AKP veya Abdullah Gül ne şekilde hareket ederse etsin PKK’nın şahin pozisyonu terk etmesi kısa vadede mümkün görünmüyor. Karşılıklı ödün vererek “onurlu barış” yapma yolu kapalı. Türkiye bu koşullarda iki eksende birden hareket edecektir, kâhin olmaya gerek yok:<br />
 1.Demokrasiyi ilerletmek, kaliteli bir anayasa yapmak ve PKK’ya hiç bir “meşru” zemin bırakmamak,<br />
 2.Askerî baskıyı azamî seviyede tutmak ve PKK’yı fizikî mânâda yok etmek.<br />
<br />
Mehmet YILMAZ</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>
