“KÜRDİSTAN” KORKUMUZU YENMEK İÇİN ONUNLA YÜZLEŞEBİLMELİYİZ!.
“KÜRDİSTAN” KORKUMUZU YENMEK İÇİN ONUNLA YÜZLEŞEBİLMELİYİZ!.
Kendine özgüvenin yoksa, başkasına karşı empati de yapamazsın; o zaman, kendini başkasının yerine koymaya korkacaksın; çünkü bölünmekten korkacaksın. Aslında korktuğun başkası değil, kendinsin; telaş sendedir, korku sendedir, cesareti tükenen sensin.
Ne zamana kadar, empati yaparsan, sempati kazanacağını anlayacaksın; hakkı sahibine verirken, gerçekte kendine değer katacağını anlayacaksın?!. Ne zamana kadar, gerçeklerle var olmayı; aynaya bakıp kendinle dost olmayı deneyeceksin?! Ne zaman, kendinle barışık biri olarak, çevrene de barış sunabileceksin?!.
Kürtleri teslim almaya kimin gücü yetti ki; hepsi de tarihin çöplüğünde yerini aldılar; hiçbir halk teslim alınamaz ki!.. Kürtleri kazanmak isteyenler de; hem tarihte ve hem de Kürtlerin yüreklerinde saygın yerlerini aldılar. Ders çıkarmak için şöyle tarihe bir bakmak yetecektir;
Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey (ö. 1157), Bahar kentini, ona başkent yapıp ‘Kürdistan Eyaleti” ni ilan etmedi mi, Süleyman Şah Ayba’ yı başına getirmedi mi?
Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve 1553 tarihli fermanlarında, “Kürdistan”ı coğrafi bir terim olarak hep kullanmadı mı?
Osmanlı Padişahı I. Ahmet, 1604 tarihli fermanında “Umum Kürdistan” terimini kullanmamış mıydı?
Hani, Bayezid ile başlayıp, Fatih ile kanunlaşan “kardeş öldürme” geleneğini kaldıran ve böylece büyük oğlun saltanata geçmesi yöntemi yerine hanedanın en yaşlısının tahta çıkması yöntemini koyan padişah!..
Ya, 17. Yüzyılın ulu gezgini Evliya Çelebi de, ünlü Seyahatname’ sinde ayrıntılarıyla “Kürdistan Bölgesi” ve şehirlerini anlatmamış mı?
Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847 yılında, bir idare şekli olarak ‘Kürdistan Eyaleti’ni kurmadı mı?
I. Abdülmecid (1839-1862) de, 1847’de Kürdistan madalyası yaptırmamış mıydı? Altın, gümüş ve bronz olarak üç çeşit olan ve 29 mm. çapındaki bu madalyaların ön yüzü üzerinde “Kürdistan” dağlarının kabartması, “Kürdistan” yazısı ve1263 Rumi yılı yazıyorken, Madalyanın arka yüzündeyse Abdülmecid’in tuğrası yer almıyor muydu?
Haydi bunlar Osmanlıdır diye belki itibar etmeğe korkarsınız; peki sizler, Cumhuriyet tarihini ve Mustafa Kemal’i de mi bilmiyorsunuz?!
“Milli Mücadele”nin başlarında, Mustafa Kemal’in, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarında, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’ e yazdığı mektuplarında ve bazı meclis konuşmalarında ‘Kürdistan’ demiyor muydu? Birinci Meclis’in yöreden gelen üyelerine ‘Kürdistan Milletvekili” demiyor muydu?
Ne oldu da, bu dostluk bozuldu; ne oldu da bu kardeşlik bozuldu; bozuldu da ne oldu, daha mı iyi oldu? O zamanın entrika ve ayak kaydırma oyunlarıyla, makam ve çekememezlik hırslarına kurban edilen halklar arasındaki kardeşlik, acılara boğuldu. Neden? Yetmedi mi bu ayrılık ve aykırılık?
Bir koca asır bitmek üzere; bu yanlış sapmanın üzerinden, koca bir asır!.. Artık durulmasın mı halklar arasındaki bu küslük, bu dostluğa aykırılık; bu tarihi yanlışlığın düzeltme zamanı gelmedi mi? Yine, karşılıklı güven ile samimi kardeşlik temelinde eşit ve özgür olarak bir arada dostça ve gerçek bir birlikteliği, beraberliği niye oluşturmayalım?!
Kürtler hiç ihanet etmedi; idarecilerin, adaletten sapmaları onları hep öteledi; onların haklarını inkâr edilince de tepki vermeğe mecbur kaldılar; etki – tepki, gereksiz isyanları üretti.. Oysa onlar, hep var olan doğal haklarını geri istediler ve yine bir arada kardeşçe yaşamayı dilediler; diğer halklar gibi, ne olursa olsun, kopmayı istemediler. Emperyalistlerin oyununa hiç gelmediler; gerçek tarihle yüzleştiğimizde bu gerçekleri herkes görebilecektir.
Kürtler, İngilizlerle, Fransızlarla oturmadılar; onlar, avukatlarının ihanetine uğradılar ve avukatsız kaldılar.. Tüm Lozan tutanaklarını ortaya çıkarın; tüm Amasya görüşmeleri tutanaklarını ortaya çıkarın; tüm gizli celse tutanaklarını ortaya çıkarın; herkes gerçeklerle yüzleşsin!.. Kürtler, dostlarına güvenmelerinin kurbanı oldular. Onlara güven vermeği sağlamak devletin öncelikli göreviydi; ilk adımı da yine devlet atmalıydı… Ne yazık ki bu basireti gösteremedi, tersini yaptı devlet..
1923’ten itibaren belgelerde bu bölgeden “Vilayat-ı Şarkıya” veya “Şarkî Anadolu” olarak söz edilmeye başlandı; olmadı.. 1930’larda “Şark”; 1950’lerde “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” denildi, yetmedi; sonra 1960’larda ”Kalkınmada Öncelikli Yöreler” ve 1984’ten 2002’ye kadar da buna “Olağanüstü Hal Bölgesi” eklendi ki, hiç olmadı…
Ergenekon bile, bu bölgeyi hedefleyerek oluştu; acılarını herkes çekiyor işte; sosyal ve ekonomik krizler.. Derin korku, kaos, kargaşadan sonra derin bir güvensizlik üretmekten öte gidebildi mi Ergenekon? İnsan haklarında, medeni yaşamda dünyanın gerisinde kaldık ve ekonomide, IMF kapsında hep el pençe divan durmaktan, bağımlılık ve alışkanlık yaptı bize..
Halden hale sokuldu bu bölge; doğru rota tutturulamazdı; doğrunun yolu kısa ve öz olur. Samimiyetsizlik olunca, lafı bolca dolandırmak çaresizliğine düşülür hep.. Ne gereği vardır; sorunun doğru adı gibi bölgenin de doğru adı konsaydı ne olacaktı ki, kıyamet kopmazdı; aksine güven doğardı; barış doğar, kardeşlik doğardı; güvene dayalı büyük bir birlik doğardı.. Ortadoğu bataklığında bu ülke, yeniden doğardı; güneş olur, tüm Ortadoğu’ nun üzerine doğardı!...
Oysa bugün, “Kürdistan” adını, telaffuz etmekten korkulan bir tabu haline getirmişiz. Öyle ki, Federal Irak’ta, anayasalarındaki resmi adı ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ olan idari yapı için bile, ağzımızda anlamsız ve gereksiz kodlar geveleyip duruyoruz; “Kuzey Irak”, “Kuzey Irak’taki oluşum” v.b. gibi garip bir terminoloji üretiyoruz. Ondan hiç uzak durmadığımız ticaret ilişkilerimize rağmen, kullandığımız alakasız dil; diplomatik ilişkilerimize rağmen, bu muhataplarımızın adını doğru hitap edememe çelişkisiyle, ne kadar gülünç duruma düştüğümüzü fark edemiyoruz bile!.
Ya, diyalog ve diplomasi yapmayacaksınız ya da muhatabınızı, resmi sıfatıyla ve anayasalarında geçtiği biçimiyle ülkelerinin adını, doğru ve içtenlikle telâfuz edebilmeniz lazımdır. Bunu yapamamak her şeyden önce kendinize saygısızlıktır; saygınlığınıza halel getirirsiniz, komik duruma düşersiniz, ciddi ülke diplomasisine yakışmaz bu yaklaşım...
Durum bu olunca, Sayın Abdullah Gül’ün Federal Kürdistan Başkanı ve Başbakanı ile görüşmelerinde, “Kürdistan” dedi - demedi gibi gülünç ve sapma bir tartışma bütün basında yer aldı. Yani, sanki “Kürdistan” demese, onların anayasalarından uçacak mı, yok mu olacak bu kavram oradan?!..Federal Kürdistan’a ve Kürt halkına bir şey olacağı yok; ama sizler, kendi korkunuzda, kendinizi tüketerek, kendinize yazık ediyorsunuz!.. Korktuğunuz öcüyü kendiniz yaratmışsınız; başkası değil..
Kürt de, Kürdistan da hep vardı ve tüm Kürtler kendi aralarında hep telafuz ediyorlardı. Sadece kendinize yasak koydunuz; telafuze cesaret edemediğiniz için duymak da istemediniz, bu sizin korkunuz ve tabunuz oldu, başkasının değil!.. Artık bu kâbustan uyanmanın zamanı gelmedi mi? Gereksiz korkuları, ücube hayalleri terk edelim; kendi tarihimizle ve yanı başımızda ve hep yanımızda olacak bir kardeş halkla, tüm gerçekliğiyle yüzleşip, kucaklaşalım; diri bir dostluk ve kalıcı bir barış gerçek olsun!. Büyük düşünmek buna denir; kendine güven duymak böyle olur; doğru olan tavır da budur!.. Bunun tersi, paramparça olmak demektir; keskin sirke, küpüne zarardır.. Barış için, bin bir sebebimiz vardır; ama savaşmak için tek bir haklı nedenimiz yoktur..
Sayın Başbakan, “ ben Diyarbakır’ı istiyorum” diyordu; ne verdi ki ona, neden alacaktı onu?!
Aldınız işte Diyarbakır’ın cevabını; unutmayalım ki, DTP’ nin oylarını artıran bu tavrınız oldu; eğer Diyarbakır’a verdiğiniz sözleri tutsaydınız, onu almayı söylemenize gerek de yoktu, Diyarbakır, sizi alıp bağrına basacaktı.. Ama ne oldu; Diyarbakır’ı alamadığınız gibi “Wan” ı da verdiniz!.. İş, alıp vermek ise eğer!.. TRT Şeş’iniz, Van’ın “W” sinde şaştı; Kürtleri kandırmaya çalışmak affedilemez bir hatadır.. Çözüm istiyorsak, ciddi olmak gerekir; güven vermek ilk şartımız olmalıdır.. Diyarbakır’ı almak yerine, onun dostluğunu, onun yüreğini kazanmak aklınıza gelse daha doğru olmaz mıydı acaba Sayın Başbakan?
Diyarbakır, Kuzey Kürtlerinin merkezidir; Kürtler, oraya “Amed” veya ”Pay-ı Text” diyorlar... Kürtlerin nabzı orada atar; onlar,orada Kürtçe düşünürler ve kandırılmaya gelmezler; asildirler, ihanetleri sevmezler.. Artık ciddi olmak zamanıdır Sayın Erdoğan, Diyarbakır’a uzanacak eliniz, barış için uzanmalı, kardeşlik için uzanmalı; ama dostça bir yürekle uzanmalıdır ki, karşıdan doğruluğu görülebilmelidir!..
Öyle ki, artık uzatacağınız elinizden Kürtler de korkmamalı, samimiyetinize inanabilmelidirler; kendilerine uzanan elin, dost eli olduğunu görmeli ve yüreklerinde hissetmelidirler.. O zaman barışın ne kadar kolay olduğunu ve sıcak bir yaz gününde, kavurucu güneşin altında Karacadağ’ ın o serin suyundan bir tas içmek kadar, iç ferahlatıcı bir şey olduğunu hep birlikte anlayacağız. Niyetinizde ciddiyseniz Allah kolaylık versin. Barış, kardeşlik ve adil çözüm yakın olsun.
M. Nazım GÜLER - 01.04.2009
|