Çok merak ediyorum Vaha umarım cevaplarsın. Filistinin işgal tarihiyle oldukça ilgili göründüğün için soruyorum. Türkiyede ne kadar toprak satıldı biliyor musun? Cevap verirsen sevinirim. Gap bölgesinden 2004te satılan toprakları soruyorum. Bir de Urfadaki İtalyan hastanesi hakkında bilgi alabilir miyim? Çalık grubunun Ceyhan-Aşkelon boru hattı projesinden son durum nedir, söyleyebilir misin?
Münevver doğru söylemiş çalışmadığım lakin beynimin ucra köşesinde merak olarak kalmış bir olayı gündeme taşıdığın için size öncelikle teşekkür ediyorum. Bu merakımı giderirseniz de çok minnettar olacak İlkeli Zümrüt Hanım. Bu toprak satışlarının mahiyeti ne ola, yani bu topraklar üzerinde Türkiye devletinin hiç bir hakkı yok mu? O topraklar üzerinde TC kanunları geçerli değil mi? Ve o topraklara girmek isteyen sıradan bir TC vatandaşı rahatlıkla girebiliyor mu?
Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin.
Topraklar üzerindeki kanunlardan anlamak için iki örnek vereyim. Birincisi konuya bağlı Filistin üzerinden olsun.
Filistin topraklarını Siyonist düşünce bir şekilde almak için kumpas kurduğunda tabi halk ne bilsin, alıcı buraların yabancısı fazla fiyat veriyor aman kaçırmayalım diye satmış. Bu satışlar olurken devlet adamı olmak demek budur ki, II. Abdülhamit olayı kavradığı için halkın satmamasını istemiş. Fakat adamlar yeni kumpaslar kurmuşlar, taşeron firma ayarlamışlar filan, yani bizim anlayacağımız dille yazıyorum, bir şekilde perdenin önüne başkalarını geçirip yine toprak almaya başlamışlar. O zaman II. Abdülhamid diyorki, madem öyle o zaman araziyi ben alıyorum. Kendi mülküme alıyorumi işte parası, onlara satacağınıza bana satın.
Tabi toprak satışı lafını kullanınca sanıyoruz ki Filistinliler avuç avuç getirip vermişler. Olay yeni tabirler racona uygun işliyor, vatandaş arazi satacak hop çıkan müşteri siyonist ve uzantısı oluyor, ee kim çok verirse ona satarsın. Yani halkı çok aşağılamamak lazım. Çünkü senin gördüğün şey sadece arazini bir müşteriye satmak, vatandaş nerden bilecek ki kim ne satmış, kim ne almış ne dolaplar dönmüş. Neyse bu ara bilgiden sonra kaldığımız yere dönelim.
Ülkeler arasında işleyen hukuka göre bir vatandaşın özel mülkü hangi ülkenin toprakları içerisinde olursa olsun onun mülküdür. Yani Filistindeki II.Abdülhamid'in toprakları da kendi mülküydü. Birinci dünya savaşında Filistin toprakları Osmanlı elinden çıkmıştı ama II.Abdülhamid'in mülkü olduğu için Filistin yine de müslümanların elinde kalacak(tı) Tabi işte buradak o "tı" kısmına bizim İTler yine bulaştığı için işi batırıyorlar. İT, II.Abdülhamid'i tahtan indirdiğiyle kalmıyor özel mülkünü de alıyor ve hooop ne yapıyor devlet hazinesine koyuyor. İşte dananın ipi burada kopuyor. Neden, çünkü devlet toprağı kaybedilmişse elden gidiyor. Yani Filistindeki toprakları aslında İtthat ve Terakkiciler sunmuşlardı siyonistlere.
Bazıları İT'i savunmaya çalışır ama onların tüm yaptıkları siyonizmin ve masonların maşası olmaktır. Zaten Talat Paşa kendisi masondur. Cemal Paşa da Filistinin savaş alanında kaybedilmesi için elinden geleni yapmış, tehcir kanunu ile Arapları Anadoluya sürmüş ve halkın Osmanlıya karşı olmasını sağlamıştır.
Olaylara tarafsız bir şekilde geniş pencereden bakmak içindir tarih ama bizde aksine sadece övünmek için kullanılıyor )))
Bu olayın anlaşılması için giriş kısmıydı )
(Bu Mesaj 14.02.2009 02:25 değiştirilmiştir. Değiştiren : münevver.)
İttihat ve Terakki'nin doğruları ve faydası olduğunu çok iyi biliyorsun-dur umarım Münevver. E yanlışlarını ve zararlarını da ben biliyorum. Burada bir sorun yok..
Lakin topraklarını hangi taşeron (hatta taşeronun taşeronu) firma daha fazla veriyorsa, ona satmak için sıraya giren kitlesel hareketleri ucundan kıyısından konuşmamak lazım.
Arap'lar bizi sırtımızdan vurdu genellemesine hiç bir zaman ''evet, evet'' dememiş olsam da (çünkü bu yanlıştır); Arap Yarımadasında (bilhassa Hicaz, Filistin vs.) Osmanlı'nın yıkımına ve emperyalizmin son sürat ilerlemesine sebebiyet veren/buyur devam et diyenleri her zaman konuşurum.
Seyyid Ahmet gibiler, İngiliz Emirliği yapmak yerine Osmanlı mücahidliği yaparken; sözde Şerif'ler İngilizler'le tabiri caizse strateji geliştiriyordu.
Sen, bunlara paralel olarak; bazı Arap devletlerinin Filistin'e verdiği destek yüzünden ayakta kaldığını ifade ediyordun başka bir konuda. Hadi biz rejimi değiştirdik ve sulh üzerine devam ettik dış politikada; peki toprakların elden çıkmasında, civar Arap ülkelerinin katkısını niye dile getirmiyorsun !?
Bizim bazı hayalperestleri güzel güzel konuşuyor ve tarihi ölçüyü veriyorsun. Ama bu meselenin diğer etkilerinde muğlak bilgiler veriyor, ne varsa ortaya koymuyorsun.
Ben hiç bir zaman ettiklerini çekiyorlar demedim/demem de (İnanç anlayışıma uymaz).
Fakat ''biz'' ettiğimizi çekiyoruz diyen çok insan var malum bölgede.
İT'in doğrularının, yanlışlarının yanında devede kulak kaldığını da umarım sen de biliyorsundur Edebali. Bizim son dönem Osmanlı sandığımız şey aslında İT dönemidir ve bir devletin yıkışının mimarlarıdır İT kadrosu. Kadronun yaptığı her şey, adım adım planlanarak aşama aşama gerçekleştirilmiş olaylardır.
İkincisi Araplara karşı kin yok derken bile kin var. Çünkü Araplar kendimiz ettik cümlesini söylüyorlar derken aslında verilen bir imaj vardır. Ama bakıyorum sen bile İT'i bile savunarak kendi sorunluluklarımızı görmekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyorsun. Bu nedir biliyor musunuz? Bu, "biz her zaman haklıyız, Araplar ise haksız olduklarını kabul etmişlerdir" fikrini zihinlere empoze etmektir. Çünkü Türk devleti hata yapmaz, Türk devleti hiç bir zaman hatasıyla yüzleşemez. Halen bile Osmanlı'nın yapmış olduğu hataları bile sanki kusursuzmuş gibi kabul etmeye çalışan bir zihniyet işlemiştir içimize... Neyse bu konumuz değildi, ara cümle oldu )
Dikkat edilirse Filistin halkının arazi satışı yaptığını söylüyorum, bunun hata olduğunu da söylüyorum ve bazı insanlar bilmediklerinden bazılarının da umrunda olmadığından, bazılarının da tamamen cehaletinden gerçekleşmiş bir olaydır. Lütfen empati yapalım, örneğin bizim ülkemizde kendi vatandaşımız hibrit tohum kullanarak buğday üretimini bitme noktasına getirmedi mi? Konya bir buğday cenneti iken biz bunu yeterince kullanabiliyor muyuz? Kendi vatandaşımız ormanları keserek erozyonu tetiklemiyor mu? Örnekleri çoğaltabiliriz, kendi vatandaşımızın kendi ülkemize verdiği çok fazla zarar vardır. Biz bunları birebir yaşarken, dışardan bakarak bir halkı topyekun aptal, salak, hain, kendi vatanını satmış olarak değerlendirmemiz ne kadar doğru. Bizim ülkemize bakan bir başkası da benzeri şeyleri bazı konular üzerinden bize diyecektir. Bir halkı yargılarken biraz geniş bakmamız lazım.
Fakat ben burada Filistinlilerin hata ettiklerini açıkyüreklilikle dile getiriyorum, fakat ne yazık ki Cemal Paşanın Filistin halkına yaptığı zulme karşı bir tepkiyi, bir yazıklanmayı, bir empatiyi ne yazık ki kimseden göremiyorum. Oysaki Cemal Paşanın yaptığı şey devlet adına yapılmış bir şeydir, devlet adamının hatası bir vatandaşın hatası gibi değildir. Cemal Paşa, Arapların ve Filistin halkının Osmanlıya düşman olması için elinden geleni yapmıştır, bilerek ya da bilmeyerek. Nihayetinde olan durum budur. Benim evimi başıma yıkan bir devleti, ocağımı söndüren bir devleti neden destekleyim ki? İşte bunlar İT'in ortaya çıkardığı durumlardır. Eğer Cemal Paşa eliyle bu zulümler yaptırılmasaydı halk o dönem Osmanlı zulmünden kaçıp yabancılara sığınmak zorunda kalmayacaktı. Bunu görmezden gelemeyiz. Biz burada rahat ortamlarda konuşuyoruz, savaş durumunun nasıl bir şey olduğunu sadece yaşayanlar bilir. Kapını zaptiye kırıp da sana zulmetmişse ister istemez yılana sarılırsın, kim olsa yapar bunu, çünkü denize düşen yılana sarılır. Hatırlarsanız ilk Müslümanlar, Mekkeli müşriklerin şerrinden Necaşiye yani bir hrıstiyana sarılmışlardı.
Ortada böyle bir durum varken biz halen oradaki sıradan halkı eleştirmekle meşguluz, üzerinden yüzyıl geçmesine rağmen Cemal Paşa ve ekibinin yaptığı zulmü kabullenip de yüzleşemiyoruz ve suçun tamamını Araplara ve Filistin halkına yıkıyoruz. Bu insafsızlıktır. İşte siyonizmin oynadığı oyun budur. Oyun aynen devam ediyor. Bugüne geldiğimizde Filistin halkı bir dönem Osmanlı zulmüne maruz olmalarına rağmen yine de Osmanlı ile ortak paydada olmayı tercih ediyor. İşte bu ise alkışlanacak şeydir ve burada alkışlanacak olan şey Osmanlı değil, Filistin halkının tutumudur. Kendilerine zulmedenleri bir yana bırakarak, müslüman olmak paydasında Osmanlı ile hemhal olacak onuru gösteriyor.
Ama biz bu durumdan bile kendimize pay çıkarıp övünme sebebi yapmasını biliyoruz )
Ayrıca Arapların isyanı, Osmanlıyı arkadan vurmaları diye bir şey zaten söz konusu değildir. Tek bir olay vardır o da bir valinin kendi çıkarı için ortaya çıkardığı bir kriz. Memleketimizde kaç bakan, kaç vekil kendi menfaati için neler neler yapıyor da biz onların suçunu seçmenlerine ya da seçildikleri illere mi atıyoruz? Öyleyse neden bir Valinin Arap olmasından ötürü bütün suçu topyekun Araplara atıyoruz?
Evet, isyan çıkaran ve günümüzün terimleriyle kendi menfaati için, ikbali için adam kayıran, rüşvet alan veren, istediği koltukları elde etmeye çalışan, bunun için her yolu mübah gören, bürokrasiyi kullanan, akrabalarının yandaşlarının cebini dolduran, devlet imkanlarını çıkarına alet eden ve istediğini koparabilmek için elinden geleni yapan bir insan bugün milletvekiliyse, bir kitin müdürüyse, İSKİ'nin başındaysa nasıl ki bu adamın suçunu başkalarına yüklemiyorsak, Mısır valisinin tamamen kendi çıkarına olan eylemlerini de bir halka yüklememeliyiz. Ayrıca unutmamalıyız ki Araplara zulmederek onları küstüren Osmanlı yönetimi de valinin ekmeğine ballı tereyağı sürmüştür.
Artık böylesine çoluk çocuk triplerinden kurtulmamızın zamanı gelmedi mi? Ne zaman Türkiye halkı büyüyecek, olgunlaşacak merakla bekliyorum.
Filistin topraklarının nasıl elden çıktığı kısmını sanırım açıkladık. Yani bunun tek sorumlusu toprak satan Filistin halkı değildir, eğer Osmanlının taktik hataları olmasaydı hem Filistin bugün müslümanların elinde olacaktı hem de o dönemde halk küstürülmemiş olacaktı.
Devletler hukukundaki toprak mevzusuna bir örnek daha vereceğimi söylemiştim. İkinci örnek de Çanakkale'den olsun. Bildiğim kadarı ile Çanakkaledeki şehitler anıtı aslında başka bir alana dikilecektir. Ama o yer bir İngiliz'e ait olduğu için, adam izin vermiyor ve bugünkü yerine konuluyor. Yani bir devletin sınırları içerisinde olsa dahi, özel mülk hakkında yetki, mülk sahibinindir.
(Bu Mesaj 14.02.2009 02:28 değiştirilmiştir. Değiştiren : münevver.)
"İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour'un 2 Kasım 1917'de Filistin'de yurt edinmek isteyen Siyonist Dernekleri Federasyonu adına Lord Rotschild'a yazdığı mektupta "Majestelerinin Hükümeti(nin) Yahudi halkı için bir milli yurdun Filistin'de kurulmasını olumlu karşılamakta… ve Filistin'de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına... bir zarar getirmeyeceği açıkça anlaşılacak şekilde, bu hedefin tahakkukunu kolaylaştırmak için elinden gelen gayreti esirgemeyecek olduğu" belirtilmektedir (Stein, s. 548). Bir yazarın çarpıcı tanımlamasıyla "bir ulusun ikinci bir ulusa bir üçüncünün ülkesini ciddi ciddi vaat etmesi" demek olan (Koestler, s.4) bu belgeyle İngiltere, o tarihlerde, "kendisine Filistin'de Yahudiler lehine hak tanıyabilme yetkisini verecek ne egemenlik veya sömürgecilik ve ne de herhangi diğer tasarruf hakkına sahip" bulunmayıp (Cattan, s.12-3), "Filistin, nüfusunun yüzde doksanı Arap ve toprağının ancak yüzde ikisi Yahudi mülkünde olan bir ülkeydi." (Zureik, s.47)
29 Kasım 1947'de Filistin'in taksimi kararı, oylanmak üzere B.M.Genel Kurulu önüne geldiğinde, "gerekli üçte iki oyçokluğunu sağlamak için, Kurul üyesi küçük devletlerde mevcut plana karşı yaygın direnç, Amerikan şantaj ve rüşvet gücünün altında" kalıyor (Anderson, s.10) ve Kurul tarihî "Taksim Kararı"nı veriyordu. Buna göre ise Filistin, Kudüs ve çevresi için öngörülen bir milletlerarası statü ile o bölge hariç tutularak, yedi kısma ayırılıyor; üçer bölge Araplara ve Yahudilere, yedincisi olan Yafa ise Yahudi bölgeleri içinde kalmış ayrı bir parça olarak gene Araplara taksim ediliyordu. 1882'den itibaren Yahudi sömürgecileri Filistin'e düzenli bir şekilde geldikleri halde, İsrail devletinin 1948 yılı baharında –bir avuç siyonistin ilanıyla- sözde kurulmasından hemen iki hafta sonrasına kadar, orada büyük bir Arap çoğunluğundan başka bir şey yoktur. "
[Link gösterimi ziyaretçilere kapalıdır. Giriş Yap ya da Kayıt Ol]
Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin.
Birinci olarak:Siyonist lobiler Amerika'da: "Filistin boş bir araziydi, bir çölden ibaretti. Biz girdik ihya ettik. Dolayısıyla orası bize aittir" diye propaganda yapıyorlar. İslam alemine yönelik olarak ise: "Filistinliler kendi topraklarını kendi elleriyle sattılar, biz de büyük paralar verip satın aldık" diye propaganda yapıyorlar. Burada çok açık bir çelişki dikkat çekmektedir. Çok fazla tarihe gitmeye gerek yok. Bugün yaşanan vakıa her iki iddiayı da yalanlamaktadır. Bugün Filistin'in içinde dört, Filistin'in dışında ise beş milyon civarında olmak üzere dünyada toplam 9 milyon Filistinli yaşamaktadır. Filistin'in dışındakilerin tamamına yakını, Filistin'in içindekilerin de yarıya yakın bir kısmı mülteci durumundadır. Yani tehcire tabi tutulmuş, göçe zorlanmışlardır. Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.220 km2'dir. Bunun bir bölümünü Nakab çölü oluşturmaktadır. Burası hala ihya edilmemiştir ve ihya edilmeye de müsait değildir. Sadece bazı bölümleri otlak olarak ve küçük çaplı tarım için kullanılmaktadır. Bir de İsrail bu çölü Filistinli tutsakları atmak için kurduğu bazı zindanlar ve meşhur Dimona nükleer santralı için arsa olarak kullanmaktadır. Fakat bununla birlikte Nakab çölünü de dahil ederek nüfus yoğunluklarına bir bakalım: Dünyadaki tüm Filistinli nüfus halen burada yaşıyor olsaydı, tehcire tabi tutulmasaydı ve dışarıdan yahudi göçü olmasaydı, bu topraklarda km2 başına 318 kişi düşüyor olacaktı. Türkiye'de km2 başına ortalama 80 kişi düşmektedir. Yani Filistin'deki nüfus yoğunluğu Türkiye'dekinin 4 katına tekabül ediyor olacaktı. Halen de nüfus yoğunluğu buna yakındır, çünkü göçe zorlanan Filistinli sayısına yakın sayıda yahudi dışarıdan göç ettirilmiş, bunların bir kısmı intifada dönemlerinde tersine göç etmiştir ve şu anda 5 milyon civarında yahudi nüfus bulunmaktadır. Peki nasıl oluyor da boş araziye mensup nüfus bu kadar büyük bir yoğunluk oluşturabiliyor? Zaten Lübnan'da, Suriye'de, Ürdün'de, Gazze'de ve Batı Yaka'da kurulan mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerin sayısı siyonistlerin söz konusu iddialarını yalanlamıyor mu?
İkinci olarak: İşgalci siyonistler, Filistinlilerin arazilerini kendi elleriyle sattıklarını ve kendilerinin de buraları almak için büyük paralar ödediklerini söylüyorlar. Peki sattıkları araziler karşılığında büyük paralar alanların bugün gittikleri ülkelerde mülk edinmiş ve rahat bir hayata kavuşmuş olmaları gerekmez miydi? Bunların hepsi de herhalde o kadar büyük miktarlarda paraları birkaç günlük zevkleri için çarçur edecek ya da kumarda kaybedecek kadar aptal değillerdi. Oysa Filistinliler zikrettiğim yerlerde kurulmuş mülteci kamplarında tam anlamıyla sefalete mahkum durumdadırlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının ellerine bakmaktadırlar. O insanların yaşadıkları hayatı ben gözlerimle gördüm. Arzu edenler gidip görebilirler. Bir insan kendi öz mülkünü kendi eliyle satıp da sefaleti tercih eder mi? Bu durum o insanların, arazilerini satarak değil de tehcire zorlanarak topraklarını terk ettiklerinin akli bir delilidir.
Üçüncü olarak: Filistin'den dışarıya toplu göç 1948 Savaşı'nda başlamıştır. Bu tarihten önce toplu göç olmamıştır. Bu olay Filistin dışına çıkan Filistinlilerin yurtlarını, topraklarını satarak değil de savaş yoluyla ve kendilerine karşı şiddete başvurulması sebebiyle terk ettiklerinin delilidir. Çünkü yahudi örgütleri toprak satın alma konusunda en yoğun çalışmalarını 1948'den önce yürütmüşlerdir. Bu tarihten sonra tehcir yoluyla zaten geniş arazilere el koymuşlardır.
Dördüncü olarak: İsrail işgal devleti, göçe zorlanan Filistinlilerin arazilerini yahudi göçmenlere vermek amacıyla "terk edilmiş arazilerle ilgili kanun" başlığı altında bir kanun çıkardı. Bu kanuna dayalı olarak yüz binlerce dönüm arazi yahudi göçmenlere peşkeş çekilmiştir. İşgal devletinin zaten 55 seneden ibaret olan tarihini objektif bir bakış açısıyla incelerseniz bu kanun ve uygulanması hakkında bilgi edinmeniz mümkündür. Şimdi burada bir çelişki ortaya çıkmıyor mu? Madem ki Filistinliler arazilerini kendi elleriyle sattılar; neden buralar "terk edilmiş araziler" hükmüne girdi.
Beşinci olarak: İsrail bugün mülteci durumundaki Filistinlilerin geriye dönme haklarını red konusunda oldukça ısrarlı davranıyor. Bakın en son "Yol Haritası" planını kabul ederken de mültecilerin vatanlarına dönüş haklarının reddini şart koştu. Peki neden bu insanların yurtlarına dönme haklarını red konusunda bu kadar ısrarlı davranıyor? Eğer o insanların topraklarını parayla satın almış olsalardı, ellerindeki satış belgelerini ve tapuları gösterir, geriye dönen mültecileri de bir yerlere istif ederlerdi. Ama öyle değil. Göçe zorlanan insanların arazilerine "terk edilmiş arazilerle ilgili kanun" yoluyla el koyduklarından mülteciler yurtlarına döndüklerinde o terk edilmiş arazilerin gerçek sahipleri ortaya çıkacak ve işgalcilerin buralara satın alma yoluyla değil de gasp yoluyla sahip oldukları anlaşılacak. İşte bütün mesele bu. Sadece bu gerçek bile siyonistlerin "Filistinliler topraklarını sattılar" iddialarını yalanlamaya yetebilir.
Altıncı olarak: Yahudilerin Filistin topraklarında mülk edinmelerinin tarihine bir bakalım: Filistin toprakları 28 milyon dönümdür. 1948'de İsrail işgal devleti kurulduğunda yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. Yani tüm Filistin topraklarının % 7'si.
Bunun 650 bin dönümünü Osmanlı devleti döneminde mülk edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri ise ta Kanuni zamanında başlamıştır. Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi'nin Kanuni'yle iyi ilişkilerinden dolayı Kanuni ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamıştı. İşte bu olayla başlayan mülk edinme çabalarıyla 1917'de Filistin'in işgaline kadar ki süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir.
300 bin dönümünü İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır. Şöyle ki İngilizler, Filistinlilere ağır arazi vergileri uyguluyor, bu vergileri ödeyemediklerinde de mülklerine el koyuyor ve sonra buraları yahudi göçmenlere peşkeş çekiyorlardı.
200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler, yahudilere göstermelik bir şekilde parayla satmışlardır. Bu şekilde satılan arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu ve satım işlemi de sembolik paralarla gerçekleşti.
600 bin dönümü de kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye'de ikamet edip Filistin'de mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın almışlardır.
Buraya kadar ki kısımda Filistinlilerin herhangi bir dahlinin olmadığını görüyoruz. Yani yahudilerin 1948'e kadar edindikleri arazilerin 8'de 7'sinde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu değildir.
250 bin dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı Filistin topraklarının % 0,9'una (binde 9'una) tekabül ediyordu. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin'i terk etmek zorunda kalmışlardı. Şimdi satılan arazilerin tüm topraklara oranıyla onları satanların genel nüfusa oranlarını denk kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm verirken % 0,9'un tavrına göre mi yoksa % 99,1'in tavrına göre mi hüküm verilir? Filistin halkının en az % 99'u göçmen yahudilere arazi satmama konusundaki kararlılıklarını korumuşlardır. Bu kararlılığa bağlı kalmayanları da içlerinde barındırmamışlardır. Her halkın içinde mutlaka o halkın genel tavrına muhalefet edenler, kararlılığa uymayanlar çıkar. Eğer yahudi göçmenlerin, yahudi göçünü teşvik eden örgütlerin bütün teşviklerine, cazibeli fiyat tekliflerine rağmen 30 yıl içinde satılan toplam arazi miktarı binde dokuzda kalmışsa bu, Filistin halkının bu konudaki dayanışmasını, kararlılığını ve üstün mücadele azmini gösterir. Ama ne yazık ki Filistin halkı bütün bu kararlılığına rağmen iftiraya uğramıştır. Bu tıpkı iffetini koruma konusunda oldukça dikkatli bir insana fuhuş iftirasında bulunulması gibidir.
Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayri menkul edinmeleri tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur. Göçe zorlanan Filistinlilerin arazilerine el koymak için de yukarıda zikrettiğimiz kanunu kullanmışlardır.
İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin amacı dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki Yahudileri buraya toplamak olduğundan onların göçlerini kolaylaştırdılar. Onların buralara bağlı olmalarını sağlayabilmek için de kendilerini buralardan mülk sahibi yapmaya çalıştılar. Ancak bu konuda, tarihin çarpıtılmasından ve tarihi gerçeklerin saptırılmasından kaynaklanan yaygın bir kanaat bulunmaktadır. O da Filistinlilerin kendi yurtlarını kendi elleriyle Yahudilere sattıkları iddiasıdır. Oysa bu iddia tarihi gerçeklere tamamen aykırıdır.İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin başlangıç döneminde Yahudiler buralara göç etmeleri için yapılan teşviklere çok fazla rağbet etmemişlerdir. İkinci olarak bu dönemde Yahudi göçmenlerin sahip oldukları toprak miktarı iddia edildiği kadar fazla değildir. Üçüncü olarak da Yahudiler elde ettikleri toprakların çok az bir kısmını ilk sahiplerinden satın almışlardır.
Yahudilerin toprak sahibi olmalarına İngiliz işgalciler sebep olmuşlardır ki onların da bu konuda başvurdukları en yaygın metot ağır vergi uygulamasıydı. İngiliz işgalciler Filistinlilerin mülklerine oldukça ağır vergiler koyuyor, bu vergileri ödeyemeyenlerin de mülklerine el koyuyor, sonra buraları ya Yahudilere bağışlıyor ya da sembolik fiyatlarla satıyorlardı. Fakat ne yazık ki Siyonistler buraları bizzat Filistinlilerden satın aldıklarını ileri sürerek dünya kamuoyunu özellikle de Müslüman kamuoyunu yanıltmışlardır.
Gerek İngiliz işgalcilerin ve gerekse işbirlikçi hainlerin bütün çabalarına rağmen, 1948'de Siyonist işgal devleti kurulduğunda Yahudi göçmenlerin sahip oldukları arazi iki milyon dönümdü. Yani tüm Filistin'in % 7'sine tekabül ediyordu. Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayrimenkul edinmeleri ise tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur.
..."
Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin.
Bu da demek oluyor ki; birileri senin toprağına (ülkene) göz koymuş ise senin toprağını satman ya da satmamam pek bir şeyi değiştirmiyor. Hedeflerine bir şekilde ulaşıyorlar.
Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin.
"...
II. Dünya Savaşı’ndan önce Filistin’deki Yahudi nüfus 200 binin üzerindeyken, savaştan sonra 800 binin üzerine çıkar. Ayrıca savaştan önce Filistin topraklarına göç edenler genelde ekonomik durumu kötü, Doğu Avrupa ve Asya ülkelerindeki Yahudilerken; savaştan sonra göç edenler zengin ve eğitimli Yahudilerdir.
Filistin topraklarına yoğun göçten 1947 yılına kadar geçen süre zarfında, İngiltere Filistinlilerin topraklarına çok ağır vergiler belirler ve vergilerini ödeyemeyen Filistinlilerin topraklarına da el koyar. Daha sonra ise bu el koyduğu toprakları göstermelik işlemlerle Yahudilere devreder. Bu konuda özellikle dünya Müslümanları yine Siyonistlerce kandırılmış, Filistinlilerin sanki kendi elleriyle topraklarını sattıkları safsatası yayılmıştır. Bu propagandadan iki amaç gütmüşlerdir. Birincisi, “Onlar sattı biz aldık.” Yani ortada usulsüz bir durum yok havası oluşturmak. İkincisi ise, Yahudilere topraklarını satan Filistinlileri dünya Müslümanlarının yalnız bırakacağı ve desteklemeyeceği düşüncesidir. Bunda da kısmen başarılı olduklarını söylemek gerekir. Fakat asla gözden kaçmamalıdır ki Yahudilerin Filistin’den toprak alımı birinci elden (yani Filistinlilerden) neredeyse yok denecek kadar azdır. Zaten birazdan değineceğimiz gibi Birleşmiş Milletler’in kurt(!) taksiminden önce Yahudilerin elindeki topraklar % 7’yi geçmemektedir.
1947’ye gelindiğinde Siyonist terör örgütleri kanlı eylemlerini sadece Filistinlilere değil, İngilizlere de karşı düzenlemeye başlar. ABD ise daha fazla Yahudi mültecinin buraya kabul edilmesi için dünya kamuoyuna baskı uygulamaktadır. ABD’nin açık desteğini de alan Siyonistler iyice saldırılarını arttırlar. İngiliz halkı Filistin’deki askerlerinin geri çekilmesi gerekliliğini yüksek sesle söylemeye başlar. İngiltere için iş iyice çıkmaza girmiştir. İngilizler 1947 yılında Filistin topraklarının yönetimini Birleşmiş Milletler’e bırakır.
Birleşmiş Milletler çatışmaları durdurmak için(!) 1947’de bir paylaşım planı yapar. Toplam nüfusun üçte birini oluşturan Yahudilere Filistin topraklarının % 56’sını verir, Kudüs için ise özerk bir idare tesis edilir. Yani BM’nin kurt taksiminden önce % 7’i toprağı olan Yahudiler, bir anda % 56’ya genişler.
1948 yılına girildiğinde Siyonist terör örgütleri Filistinlilerin yaşadığı topraklara sürekli saldırılar düzenler ve yeni topraklar işgal etmeye çalışır. 14 Mayıs 1948’de de İsrail Devleti’nin kurulduğunu Tel Aviv’den bütün dünyaya ilan ederler. Siyonistlerin birleşip İsrail Devleti’ni kurmasıyla bölgede artık kan, gözyaşı ve savaşın hiç durmayacağı bir süreçte başlamış olur.
1967’deki ‘6 Gün Savaşları’ndan sonra İsrail, Filistin topraklarının % 22’sini daha işgal eder; 500 binin üzerindeki mülteci Ürdün’e sığınır. Bu arada Mescidi Aksa da dâhil tüm Kudüs İsrail’in kontrolüne geçer. Bütün bu olayların yaşandığı tarihin seyri içerisinde Filistin halkı da bağımsızlığına kavuşmak için çeşitli direniş örgütleri kurmaya başlar. Artık silahlı mücadelenin gerekli olduğuna inanırlar.
..."
Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin.
(15.02.2009 14:28)vaha Yazılan: [Link gösterimi ziyaretçilere kapalıdır. Giriş Yap ya da Kayıt Ol][Link gösterimi ziyaretçilere kapalıdır. Giriş Yap ya da Kayıt Ol]
"...
Yahudiler Nasıl Toprak Sahibi Oldular
İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin amacı dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki Yahudileri buraya toplamak olduğundan onların göçlerini kolaylaştırdılar. Onların buralara bağlı olmalarını sağlayabilmek için de kendilerini buralardan mülk sahibi yapmaya çalıştılar. Ancak bu konuda, tarihin çarpıtılmasından ve tarihi gerçeklerin saptırılmasından kaynaklanan yaygın bir kanaat bulunmaktadır. O da Filistinlilerin kendi yurtlarını kendi elleriyle Yahudilere sattıkları iddiasıdır. Oysa bu iddia tarihi gerçeklere tamamen aykırıdır.İngilizlerin Filistin'i işgal etmelerinin başlangıç döneminde Yahudiler buralara göç etmeleri için yapılan teşviklere çok fazla rağbet etmemişlerdir. İkinci olarak bu dönemde Yahudi göçmenlerin sahip oldukları toprak miktarı iddia edildiği kadar fazla değildir. Üçüncü olarak da Yahudiler elde ettikleri toprakların çok az bir kısmını ilk sahiplerinden satın almışlardır.
Yahudilerin toprak sahibi olmalarına İngiliz işgalciler sebep olmuşlardır ki onların da bu konuda başvurdukları en yaygın metot ağır vergi uygulamasıydı. İngiliz işgalciler Filistinlilerin mülklerine oldukça ağır vergiler koyuyor, bu vergileri ödeyemeyenlerin de mülklerine el koyuyor, sonra buraları ya Yahudilere bağışlıyor ya da sembolik fiyatlarla satıyorlardı. Fakat ne yazık ki Siyonistler buraları bizzat Filistinlilerden satın aldıklarını ileri sürerek dünya kamuoyunu özellikle de Müslüman kamuoyunu yanıltmışlardır.
Gerek İngiliz işgalcilerin ve gerekse işbirlikçi hainlerin bütün çabalarına rağmen, 1948'de Siyonist işgal devleti kurulduğunda Yahudi göçmenlerin sahip oldukları arazi iki milyon dönümdü. Yani tüm Filistin'in % 7'sine tekabül ediyordu. Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayrimenkul edinmeleri ise tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur.
..."
Aferin Vaha Hanım,
(Sen, googleden arayıp bulamadığından mı bilemem; çünkü senin orjinal bir cevabını göremedik- Tüm kopyalar varlığına armağan olsun!.)
Münevver Hanımın, sorularına cevap vermek yerine, googlede, hakkında bolca doğru- yanlış bilgi bulunan Filistin konusundaki alıntıları bile sansürleyerek, sadece kendi egonu tatmin edecek yanını koparıp asıyorsun!.. Bravo doğrusu..
Bak bu bölümde aldığın alıntının giriş bölümünü atlamışsın; çünkü orada, yahudilerin toğrağının zamanında işgal edildiği bir süreçten bahsediliyor... Onu da ben senin yerine ekleyeyim;
"Kudüs'ün ve Filistin topraklarının İslâm açısından taşıdığı değer ve kutsiyet dolayısıyla Medine'de kurulan İslâm devletinin kuzeye doğru sınırlarının genişlemesiyle birlikte Müslümanlar Filistin topraklarına yönelmişlerdir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Filistin üzerine 633'te iki küçük birlik göndermiş, daha sonra 634'te Halid ibnu Velid komutasındaki İslâm ordusunun Remle yakınlarında Bizans ordusuna karşı kazandığı zaferle Kudüs dışındaki Filistin topraklarının önemli bir kısmı fethedilmiştir. Kudüs'ün fethi ise 638'de ikinci halife Hz. Ömer (r.a.) döneminde gerçekleşmiş ve Hz. Ömer (r.a.) Kudüs'ün anahtarlarını teslim aldığında oranın halkına, tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman vermiştir.
Bu fetihten sonra Kudüs ve çevresi 1099'a kadar sürekli Müslümanların hâkimiyetinde kaldı. O tarihte haçlı ordularının kırk gün süren şiddetli kuşatmaları sonunda bu kutsal belde hıristiyanların eline geçti. Haçlılar Kudüs'ü işgal ettikten sonra bir hafta süreyle şehirde katliam gerçekleştirdiler ve bu katliamda Müslümanlardan yetmiş bin kişi öldürüldü. Katliam sonucu meydana gelen kan gölünde haçlıların atlarının dizlerine kadar gömüldüğü bu katliama şahit olmuş hıristiyan kumandanların hatıralarında geçmektedir. Haçlı işgali seksen sekiz yıl sürdü. Bu işgale 1187 yılında Salahuddini Eyyubi son verdi. Yavuz Sultan Selim'in 1516'da gerçekleştirdiği Mısır seferi sonrasında Kudüs ve Filistin Osmanlı devletine bağlandı. 1918 İngiliz işgaline kadar da Osmanlı yönetiminde kaldı."
Araplar işgal edince oraya(460 yıl) adalet götürmüş oluyor; Osmanlılar işgal edince (üstelik müslüman Arapların elinde iken) oraya(400 yıl) adalet götürüyor da neden Yahudiler, bir türlü rahat edememişler de, dünyanın her tarafına savrulmuşlar belli mi acaba?!
Dünyalılar, onları insandan saymıyor muydu?
Yahudilerin, bu dünyada bir toprakları yok muydu; ta Hz. Davut zamanından bu yana acaba?
İstersen bunu da araştır googleden, belki birileri kendince bunu da yazmıştır Vaha Hanım...
Eminim, şu "hain" google, sana Kürtlerin toprakları Kürdistan'ın işgal ve ilhak ediliş tarihi süreci ve serüveni hakkında pek sana bilgi ve döküman sunmuyordur; yoksa bu "kardeş"lerinin de tarihi ızdırabına ortak olurdun değil mi , sevgili Vaha Hanım?!
Belki de google daha fazla bilgi sunuyordur da, gönlün elvermiyor onların acılarını ifşa etmeğe!.. Maazallah Kürtler uyanırlar belki; o zaman nahif duyguların tar-u mar olur, üzülürsün..
Yok yok, en iyisi, sen, bırak Allahın"küro"larını, kendi hallerinde kalsın; önce şu Filistini hal etmelisin!..
Sıra Kürdistan'a gelemese de olur..
Yazıları sansürlese idim linkini belirtmeden sadece alıntı diye geçiştirirdim.
Ayrıca bu konu içerisinde Münevver Hanım'ın sorularına rastlamadım. Bu konuda var olan sorular Zümrüt Hanım'a ait. Bir ara o konuya da çalışırsam yazarım daha doğrusu alıntılar yaparım.
Merak ettim bu alıntılar içindeki yanlışlıklar neler, söyleyebilir misin? (Tamamen bilgilenme amaçlı bir soru...
Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin.