Tarih: 19.05.2012, Saat: 12:59 Hoşgeldin, Ziyaretçi: (Giriş YapÜye Ol)


Yeni Yorum Gönder 
 
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 3 Oy - Ortalama: 3
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
ŞEFKATİN BAŞBAKANI Erbakan
Yazar Konu
simeranya İzinli
Calışmam lazım
******
Süper Moderatör

Yorum Sayısı: 784
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Rep Puanı: 77
Yorum: #1
ŞEFKATİN BAŞBAKANI Erbakan
Uzun zaman öncesinde kendisini ilk olarak tv ekranından tanıdığım Ertuğrul Fındık ile yıllar sonra internet ortamında tanışma fırsatı bulduk.

Ertuğrul Fındık'ın Yenişafak Gazetesinde de unutulmaz bir yazısı vardı. Üzerine sohbet etmiştik. Eğer arşivimde varsa bulmamı rica etmişti. Ben de kapsamlı bir arşiv düzenlemesini düşündüğüm için, yazıyı bulursam paylaşacağımı kendisine iletmiştim. Ancak aradan haftalar geçti, türlü nedenlerden ötürü zaman bir parça uzadı.

Nihayet geçtiğimiz hafta yazılı arşivi gün yüzüne çıkardım. Henüz tasnif aşamasına gelmese de en azından havalandırma için çıkarıp bir kenara istiflemiştim.

Malesef bu haftasonu acı haberi aldık. Sadece Türkiye değil, dünya siyaseti için önemli bir isim, müthiş bir değer olan Muhterem Erbakan Hoca'nın vefatını öğrenmiş olduk. Bu yazıda Erbakan'ı anlatmak niyetinde değilim. Ancak Ertuğrul Fındık ile üzerine konuştuğumuz yazının kahramanı Necmettin Erbakan idi. İkimizin de aklına muhtemelen o yazı gelmişti.

Gazete küpürlerini hiç değilse kabataslak karıştırarak yazıyı bulma şansımı denerken, Ertuğrul Fındık da "yazıyı bulabildin mi" diye sormuştu.

Ve aslında oldukça ümitsiz başladığım bu süreç, kısa bir zamanda "Buldum! Buldum!" nidalarıyla nihayetlendi.

Evet, o bahsettiğimiz yazıyı bulmuştum. Sadece okumakla kalmamış, gerçekten de kesip saklamışım ve arşivimde yer almış. Üzerine 15 yıllık bir tarih sinmiş.

TBMM'deki 8 Temmuz 1996 tarihli güvenoylamasında 278 kabul, 265 ret ve 1 çekimser oyla güvenoyu aldığı gün dönemin Yenişafak gazetesinde Ertuğrul Fındık imzasıyla Erbakan'a bakın nasıl bir mektup yazılmış ve nasıl dilek ve temennilerde bulunulmuştu.

[Resim: 5483600424_30eabe5a13_b.jpg]

Aslında bu yazının bana göre en önemli cümlesi, en değerli yanı başlığı.
ŞEFKATİN BAŞBAKANI OL!

Düşünebiliyor musunuz?
Bir başbakandan, bir gencin beklentisi ve arzusu nedir? Belki de Türkiye tarihinde ilk defa halkı, bir başbakandan "şefkat" beklemişti. Belki de bunu, sadece O'ndan bekleyebileceğini biliyordu.
Ve belki de gerçekten Türkiye tarihinde ilk kez bir başbakan halkına şefkat göstermişti. Bir tanesinin burnu bile kanamasın diye boncuk boncuk terlemişti, kan içip kızılcık şerbeti içtim demişti. İsterse sokağa dökebileceği seçmeninin burnu bile kanamasın diye vefatında yayınlanan o çirkin karikatürlerin aksine "koltuğunu" terketmiş, hatta partisini bile feda etmişti.

O'na "masaya vurmalıydı" diye çemkirenler, masaya vurmanın ne demek olduğunu bugün belki Kuzey Afrika örneğinde görebildiler. Erbakan'ın kendisini feda ederek ülkesini kaostan koruduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Hatta itiraflar sadece bununla kalmadı, Erbakan'ın masaya vurmadan, 28 şubat darbesine nasıl dimdik karşı durduğunu, fakat asıl karşı koyamayanların başkaları olduğunu da dile getirmek zorunda kaldılar. Ancak heyhad ki aradan 15 yıl geçti! Erbakan için artık bunların önemi yok.

Şu bir gerçek ki; 28 şubat bin yıl süremez; ancak, Erbakan'ın tırnaklarıyla kazıyarak yazdığı 40 yıllık devrimi bin yıl sürecek. Tarih, O'nun değerinin gün be gün idrak edildiği, dehasının anlaşıldığı, hizmetlerinin, hedeflerinin ne kadar ulvi olduğunun görüldüğü günleri yaşayacak, yazacaktır.

Hatice Adalar (28.şubat.2011)
(Bu konu en son: 13.05.2011 tarihinde, saat: 02:19 düzenlenmiştir. Konuyu düzenleyen: simeranya.)
28.02.2011 19:29
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul Alıntı ile Cevapla
nursoy Çevrimdışı
Aktif Üye
****

Yorum Sayısı: 893
Üyelik Tarihi: Aug 2009
Rep Puanı: 50
Yorum: #2
RE: ŞEFKATİN BAŞBAKANI
Rabbim nur içinde yatırsın, mekanını cennet etsin.

(Akacak kan damarda durmaz denir, bu yüzden 28 şubatta masaya yumruk vurulsa idi kan döküleceğini düşünmüyorum. Bakınız Menderes in asılması.. Bunu söylerken amacım kesinlikle Erbakan Hoca yı suçlamak değildir, halk olarak verdiğimiz desteğin arkasında duramadığımız için sorumlu bizlerdik.)


İçimiz hep bir hoşçakal ülkesi!..

(C. Z.)
28.02.2011 22:29
kullanıcının tüm mesajlarını bul Alıntı ile Cevapla
simeranya İzinli
Calışmam lazım
******
Süper Moderatör

Yorum Sayısı: 784
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Rep Puanı: 77
Yorum: #3
RE: ŞEFKATİN BAŞBAKANI
Bugünden bakarak yaşanmamış bir süreç üzerine ne söylesek söyleyelim, hepsi tahminden öteye geçemeyecektir.

28 şubatta, "Erbakan direnmedi"sözünün aslında pek de doğru olmadığını, vefatı üzerine o dönemin tanıklarından Mehmet Ağar itiraf etmişti.
"Erbakan direnmişti, ancak direnemeyen bizdik, bizim parti çözüldü" demişti. Dolayısıyla Erbakan, ortağı DYP'nin milletvekilerini koruyamaması nedeniyle düşürülmüştü. Önce bu hakkı teslim etmeliyiz.

Öte yandan önündeki üç yoldan biri olan sine-i millete dönmek belki doğru bir seçim olabilirdi. Ancak bunun da artı-eksi hesaplaması yapıldığında yine iki ucu keskindi.

Toplamda herşeye rağmen birinci olmasına rağmen sadece 158 milletvekili çıkarabilmiş Refah Partisi kime güvenecekti?

Tek başına hükümet olmayan bir partinin sine-i millete dönme kararına ortağı ne diyecekti?

Lütfen hafızalarımızı tazeleyelim. Bütün cemaat liderleri, dini önderler Erbakan'ın dışındaki partilerin bırakalım gizli gizli, el altından destekleyici olmasını; apaçık, medya önünde, göstere göstere destekçisiydi. Kendisine hasbelkader oy vermiş bir avuç kitlenin de yaşanılan süreçte nasıl bir durumda kalacağı belirsizdi.

İşte Erbakan'ın elini kolunu bağlayan bu ve benzeri bir çok neden varken, 28 şubat sürecinde tavrı sorgulanması gereken başkalarının hakkını unutmayalım. Sırtınde değil yumurta küfesi, kocaman bir yumurta kamyonu varken tüm vebali Erbakan'a yüklemek insafsızlık olur.
Herkes üzerine düşeni yapmış mıydı ki; Erbakan yapmadı diyebilsin!
(Bu konu en son: 08.03.2011 tarihinde, saat: 18:24 düzenlenmiştir. Konuyu düzenleyen: simeranya.)
01.03.2011 20:52
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul Alıntı ile Cevapla
simeranya İzinli
Calışmam lazım
******
Süper Moderatör

Yorum Sayısı: 784
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Rep Puanı: 77
Yorum: #4
RE: ŞEFKATİN BAŞBAKANI
Uzunca bir yazı olsa da anlatımı keyifli olduğu için sıkılmadan okunacaktır. Erbakan'ı bir de özel hayatıyla tanıyalım.


Odada bir Erbakan vardı bir de ben…

Erbakan ile bir odada yalnız başıma kaldım. Odada bir o vardı bir de ben. Hem de onun pijamaları üstünde… Ve ben 16 yaşımdayım daha. İşte böyle bir an.

Elini öptüm. Bir isteğiniz var mı dedim? Yaşım 16 idi. Ve ben onu sadece Türkiye’nin değil dünyanın lideri olarak görüyordum.

Dilerseniz, hikayeyi baştan anlatayım…

Ebubekir Kurban, etrafımızdaki olayları “büyük” cümlelerle anlatmaktansa, kendi hayatımızda neye karşılık geldiğini düşünmemiz gerektiğini söyler hep. Bu benim fevkalade kişisel hikayem. Ben neden Erbakan’ı sevdim, neden çok hakkı var üzerimde düşünüp dururken zihnimde koskoca bir kütle olarak şu hikayeye rastladım. Paylaşmak istiyorum. Ona azıcık palazlanıp “entel bıdı bıdı” havalarına girdiğimden beri “hocam” diye hitap etmiyordum. Madem ki bu benim kişisel hikayem o zaman onu “hocam” diye anmamda bir sakınca yok.

Konya, henüz 1969’dan beri koşulsuz desteklediği “hoca”sına sırt çevirmemiş. Refah Partisi’nin Konya’dan %50’ye yakın oy aldığı ve RP’nin en büyük parti olarak sandıktan çıktığı o seçimden hemen önce. Yıllarca ezilmiş, ötelenmiş Konya halkı, hiç yılmadan desteklediği “Hoca”sını ağırlıyor. Bir salon toplantısı. 100. Yıl Spor Salonunda muhtevasını tam olarak bilmediğim bir tören. Yerel seçim öncesi olsa gerek. Çünkü hocam, 1 aydan uzun bir süredir ailesiyle görüşmemiş.

Rahmetli Nermin Erbakan hanımefendi, annemin arkadaşıydı. Tanışıydı diyelim. Erbakan hocamın Konya’da programı olduğunu haber alınca, annem telefona sarıldı ve tüm içtenliğiyle Ankara’da bulunan Nermin ablayı ve ailesini Konya’ya davet etti.

“Abla, gelirsiniz; hocamla da görüşmüş olursunuz, hem ona sürpriz yapmış oluruz, hem de ilk sahuru birlikte yapmış olursunuz…” dedi.

Hocamın salon toplantısı Ramazan arifesine denk geliyordu çünkü. Yani toplantıdan sonraki gün 1 Ramazan.

Nermin Erbakan, 2 kızı ve oğluyla kara yoluyla gündüz vakti Konya’ya geldi. Karşıladık. Bizim eve geçtik. Salon toplantısı akşam saat 21:00’de. Hocam Konya’ya başka bir şehirdeki toplantısından gelecek ve hemen ertesi günü yine başka bir şehirde toplantısı var.

Gece Konya’da kalacağı belli değil. Annem, Nermin Teyze’ye “Abla, hocamı da çağıralım, o da gelsin hem sizi de görmüş olur.” Dediğinde Nermin Teyze “Hocanızın işi belli olmaz, akşam Konya teşkilatıyla birlikte olmak ister, buraya gelmesi çok zor, biz salonda görsek onu yeter.” Demişti.

Ev kalabalık. Ablalarım, Belediye başkanının ailesi filan da var. Biz de Fatih’le benim odamda oturuyoruz.

Saat 21 gibi apar topar evden ayrıldık. Toplantının yapılacağı 100. Yıl spor salonuna gidiyoruz. Annem son bir ümitle babama “Sen yine de hocamı davet et, ailesinin burada olduğunu söyle. Belki gelir” diye tembih etmiş. Babam da çok mümkün görmese de “Ben çağırırım ama geleceğini sanmam “ demiş ve böylece salona geçtik.

Salon yıkılıyor. Erbakan ailesi protokole oturdu. Kalabalık kıyamet gibi. Ben de Fatih’le hocamın hemen arkasında bir sırada oturuyorum. Ama annem sıkı sıkı tembih etti. Başımızda başka erkek yok, çıkışta bizi kaybetme, toplantının bitmesine yakın yanımıza gel dedi.

“Peki” dedim. Toplantının bitmesine yakın annemin yanına gittim ama hocamın ailesinin bizde kaldığını duyan birkaç başka kadın ekibe dahil olmuş, geldiğimiz arabalarda yer yok. “Sen” dedi annem, “Büyük ablanı al, minibüsle dön eve, evde buluşuruz”.



Büyük ablamla minibüse bindik, eve geldik. Eve yaklaştığımızda, evin çevresinde olağandışı bir hareketlilik fark ettim, polis arabaları, sirenler vs. Telaşlandım. Yangın olmalıydı ya da öyle bir şey. Eve yaklaşınca fark ettik.

Babam, hocamı bize davet etmiş, hocam da kabul etmişti. Canhıraş bir şekilde eve koştum. Girişte korumalar… Dedim ben ev sahibiyim. Çıktım yukarı. Nazır Özsöz kapıda bekliyor. Kızdı bana “Neredesin Ertuğrul, çok yorgunuz, hocam içeride. Biz köşke gidiyoruz. (Köşk, belediye misafirhanesi) Baban arabasını almaya gitti. Hadi eyvallah”…

Babam, hocamın arabasında eve geldiği için arabasını salonda bırakmış ve hocamı eve bırakır bırakmaz da arabasını almaya salona dönmüş. Annem ve misafirleri, mahşeri kalabalıkta trafikte kalmış. Eve yetişememişler.

Kapıyı kapattık. İçeride ben, ablam ve dünyanın lideri Erbakan vardı sadece. Salondaymış. Kapıyı tıklattım. Tok bir ses “Gel…” dedi.

Kapıyı açtım. Az önce dünya düzenini ayakları altına alan, bütün salonu coşturup, hop oturtup hop kaldıran adam gitmiş, nur yüzlü pijamalar içinde bir dede gelmişti…

Apar topar çıkarken hanımlar o odada meyve yemişler, portakal, mandalina mevsimi… Sofra bezi yere serilmiş. Yarısı yenmiş elmalar, portakallar, mandalinalar. Toplamadan çıkmışlar. Babam da tefrişatı hiç bilmez. Şak diye o odaya almış hocamı. Üstünü değişmiş hocam, yerdeki sofra bezinden mandalina bulmuş kendine, onu soyup yiyor.

Ne muhteşem bir sahne !

Hemen sarıldım eline. Öptüm. “Bir isteğiniz var mı hocam” dedim.

“Sağol, nerede yatacağım ben… Hemen yatağımı hazırlayın, yarın toplantım var.”

Öyle çocuksu bir şekilde sormuştu ki, dayanamadım… Salonun en süfli eşyası yıllanmış çekyatı gösterdim.

“Burada yatacaksınız hocam…”

“Pekala, hemen hazırlayın, uyumak istiyorum.”

Çıktım. Tüm toplantılarından sonra limonlu soda içmeyi adet edindiğini biliyorum. Evde soda yok. Apartmanı ayağa kaldırdım. Komşuların birinden soda buldum, ikram ettim. Vakit geçirmeye çalışıyorum. Annem gelsin ve ayarlasın her şeyi diye.

10-15 dakika sonra annem yanındaki kalabalık grubuyla geldi. Koruma araçlarından anlamışlar hocamın bizde olduğunu. Telaşla içeri girdi misafirleriyle.

“Hocam nerede…”

“İçeride.” Dedim. “Yatacak yer sordu ben de çekyatı gösterdim…”

Kızdı. “Orada yatırır mıyım hocamı ben…”

Hocamı diğer odaya aldık. Evimiz öyle geniş filan değil. 3 oda bir salon ev. Galiba 15 kişi vardı evde hocamla birlikte. Hemen en süslü dantelli misafir takımlarından muhteşem bir yatak hazırladı annem hocama. Ertesi gün ramazan. Sahura kalkılacak.

Annemi babama sarılırken gördüm. “Dualarım kabul oldu” diyordu. “Hocamı ağırlayacağım. Ne saadet.”…

Annem, Nermin teyzeye “Nermin abla, hocam sahurda ne yer ne hazırlayayım” diye sordu. Nermin Teyze: “Hocanız sahura kalkmaz, o şimdi uyur, namazda uyanır, sahura kalkmaz” dedi. Annem ısrar etti. Nermin teyze, “Hocanız şeker hastası, çok yemiyor, sahura da o yüzden kalkmıyor” dedi. ”Bir de telaşlanmayın, o uyursa hiçbir şey duymaz, ses oluyor diye telaşlanma…”

Annem kadınlara, erkeklere ve aşağıdaki korumalara sahur hazırladı. Sahur vakti Nermin Teyze geldi. Mahcup bir edayla “Hocanız sahura kalktı, karnı acıkmış, bir şeyler yemek istiyor, ekmek domates filan hazırlayabilir miyiz” dedi.

Annem telaşla, siz hiç merak etmeyin ben hazırlarım ablacığım dedi. Sacarası, su böreği, bamya çorbası ve domates-peynir-ekmek. Nermin teyze “Yok evladım hocanız bunları yiyemez, şekeri var, şu domates ekmek ona yeter” dese de annem ısrar etti. Hocam hepsini silmiş süpürmüş tabi.

Hocam eve geldikten sonra kapıcıyı tembihledim. “Sakın dedim, bu zil çalınmayacak, çalınırsa fena olur. İçeride hocam uyuyor, bi kapı zili çalınsın senden bilirim.” Dedim.

Gece 1’de kapı zili acı acı çaldı. “Ulan…” deyip kapıyı bir açtım ki… Bir de ne göreyim. İki tane uzun namlulu silah taşıyan kravatlı adam kapıda dikiliyor. “Fesüphanallah…” dedim ama tanıdım tabi. Hocamın korumaları…

Çocuk gibi

“Bizi salonda unuttular, hocam burada mı…” demezler mi?

Burada olsa ne çıkar, buraya ne gelirsin be adam.

“İsmail abi, bizi salonda unutup gittiler. Senin evini sora sora öğrendik… Minibüsle geldik…”

İki uzun namlulu silah taşıyan adamın minibüs macerası da ayrıca ilginçtir kesin…

Sabah oldu. Sabah namazını kıldık, gün ağarmaya başladığında –hiç uyumamıştık tabi- hocamın kapısı açıldı. Jilet gibi takım elbisesiyle odadan çıktı hocam. Bir gece önce meyve çöpü arasında pijamalarıyla mandalina bulup yiyen adam gitmişti yine. Yerine yine efsane lider Erbakan gelmişti.

Asansöre bindik. Hocam babam ben… Asansörde ne konuştuk hatırlamıyorum. Belki de uzun uzun susuldu.

Aşağıya indik. Makam arabası gecikmiş. Evin önünde tedirgin bir bekleyiş. 2 koruma görevlisi, hocam, babam, ben. Sonra evin diğer ahalisi de indi.

Sakin sakin arabasının gelmesini beklerken, gergin ortamı birazcık dağıtmak görevi yine hocama düştü. Kafasını kaldırdı.

“Kooperatif mi bu evler” diye sordu.

Babam geveledi birkaç söz. Arabalar geldi. Hocam zafer işareti yapıp gitti.

15 yıldan uzun zaman oldu… 27 Şubat 2011’de hocamı kaybettik. Onu gerçekten çok özleyeceğim. Evimizden onun posteri, kalbimizde onun sevgisi 30 yıldır inmedi.

Bu gecenin derin hatırası ve onun komplekssiz mütevazı duruşu, kalbimize onu daha bir sıkı bağlamamıza sebep oldu.

Yol boyunca bazen şımardık, “hata yapıyorsun hocam” dedik kendi kendimize. Ama çok hakkı var üzerimizde çok… Helal eder inşallah.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Morcocuk
09.03.2011 21:13
kullanıcının web sitesini ziyaret et kullanıcının tüm mesajlarını bul Alıntı ile Cevapla
Yeni Yorum Gönder 


  • RSS
  • del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Digg
  • TwitThis
  • Facebook
  • Reddit
  • Google
  • YahooMyWeb
  • E-mail

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Erbakan'a kızmak moda zümrüt 5 535 03.01.2009 10:05
Son Yorum: SONSUZ

Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi