Mnazim.com

Orjinalini görmek için tıklayınız: ORTADOĞU BARIŞI VE DONKİŞOT HAMLELER
şu anda (Arşiv) modunu görüntülemektesiniz. Orijinal sürümü göster.
ORTADOĞU BARIŞI VE DONKİŞOT HAMLELER

İki bin dokuz yılı Müslümanlar açısından pek sevinçle başlamadı. Kan ve barut kokusuyla özdeşlemiş Ortadoğu yeni olaylara sahne olarak yeniden kan gölüne çevrildi. Yıllardır bölgede yaşanılan olayları kanıksamış sayılırız, fakat bu son katliam İsrail’in son yıllardaki en büyük katliamına dönüştü. Çevresine duvar örülerek dünyadan soyutlanan, ambargo ile ekonomik darboğaza sokulan Gazze, yeni yıla İsrail bombaları ile başladı.

Hamas ile İsrail arasındaki sözde ateşkes sona erdiğinde, katliamın bu boyutlara varacağını kimse tahmin etmiş değildi. Önce ateşkesi hatırlarsak, altı aylık bir anlaşma imzalandığını, anlaşmanın şartlarından birisinin de Gazze’ye uygulanan ambargonun kaldırılması olduğunu hatırlamamız gerekir. Fakat İsrail bu şartı yerine getirmiş değildir. Buna rağmen Hamas, ateşkes şartlarını yerine getirmiş ve tayin edilen süre içerisinde hiçbir eylem yapmış değildi.

Ateşkesin akabinde ise taraflar yeni bir anlaşmaya varmamış ve yaşadığımız olaylar gelişmişti. İlk başlarda ülkemizde de dile getirilen şey, “Hamas’ın ateşkesi bozduğu” şeklindeydi. İsrail merkezli medya propagandasına maruz kaldığımız için ülkemizde de yayılan ilk haberler bu şekilde olmuştu. Oysa olayın doğrusu, ateşkes için verilen sürenin dolduğu ve bundan sonra taraflar arasında çatışmaların yeniden başlayabileceğiydi. Burada sen önce başlattın, ben önce başlattım durumu hadisenin özünden kopmaktır. Çünkü 6 ay süresince Hamas, ateşkes şartları yerine getirilmediği halde sözünde durmuştu. Öyleyse ateşkesin şartlarını yerine getirmeyen İsrail öncelikli sorumlu olmalıdır.

Buraya kadar meselenin ilk başlangıç sürecini ifade etmeye çalıştık. Gelelim devamına:
Hamas, Filistin halkı tarafından seçimle meclise gönderilmiş bir partidir. Filistin seçmeninin oyunu alarak, demokratik bir seçimin sonucuyla mecliste temsil hakkı kazanmış siyasi bir harekettir. Dünyada ve ülkemizde sadece terör eylemcisi olarak gösterilmeye çalışılan hareket, yasal bir siyasi partidir.

Burada hafızalarımızı tazelemek için biraz daha öncesine gidiyoruz. Hamas, seçimlerden sonra 2005 Şubatında ateşkes kararı aldığını belirtmişti. Ve bu ateşkes süresi 16 ay kadar sürdü. Ta ki İsrail’in, Filistin plajında piknik yapan ailelere havan topu ile ateş açmasına kadar. Plajda, aile fertleri bombalarla birer yana savrulmuş küçük kız Huda’nın çığlıklarını hatırladınız mı? İsrail’in bu saldırısında dördü çocuk yedi sivil hayatını kaybetmişti.

Seçimle iş başına gelmiş siyasi bir parti olan Hamas’ın tek taraflı ateşkes ilan etmesine ve 16 ay kadar sözünde durmasına rağmen İsrail, dayanamamış ve “çocuk öldürme krizine” tutularak plajdaki sivilleri vurmuştu. Hamas’ın tek taraflı ateşkesi, ilk seferinde de İsrail terörü ile bozulmuştu.

İsrail, bilinen kıssada olduğu gibi, bir yandan “Yandım Allah! Koşun millet, adam öldürüyorlar!” diye bağırıyor, bir yandan da var gücüyle Müslümanları öldürmeye devam ediyor. İnsanlar ise İsrail’in çığlıklarını duyunca sanıyorlar ki; masum İsrail bebesi, canavar Hamas elinde can çekişiyor. Hâlbuki yaşanılan olayları en güzel özetleyen şey, içeride Müslümanları öldüren Yahudi’nin yardım feryatları atmasıdır.

Hamas’ı biraz olsun tanımak için bu girizgâhı yaptıktan sonra günümüze dönelim. Gazze halkı Hamas’a oy vermesinin cezasını fosfor bombaları ile ödüyor. Fakat burada ihmal etmememiz gereken şey; Gazze halkının, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü desteklerken de bombalar ile cezalandırılıyor olmasıdır. Her halükarda Filistinliler ölmelidir. Bu yönü ile baktığımızda olay Hamas mevzusu değil, Filistin halkının özgürlük mevzusudur. Müslümanlar için ise Mescid-i Aksa’nın özgürlüğü mevzusudur. Dolayısıyla Filistin sorunu dünyanın sorunudur, tüm dünya Müslümanlarının sorunudur. Hiçbir Müslüman kendini bu sorundan soyutlama hakkına sahip değildir; kaldı ki sivil insanların katledilmesiyle ayrıca bir insanlık sorunudur.

Sorun ortadadır fakat ne yazık ki bir çözüm yolu bulunabilmiş değildir. Ortadoğu, tarih boyunca çekişmelere sahne olsa da birinci dünya savaşından sonra Yahudilerin bölgeye yerleşmeye başlamasıyla ve son olarak bizlere daha yakın gelen İran-Irak savaşından bu yana çatışmaların eksik olmadığı bir coğrafyadır.

Bu coğrafyanın ülkeleri ve halkları Müslümandır. Yıllardır İslam coğrafyasında Müslümanların birbiri ile çatışmaları söz konusudur. Bu çatışmaların arkasında ise gelişmiş Avrupa ülkeleri, ABD ve İsrail vardır. Coğrafi olarak birbirleriyle sınırı olmayan bu üç güç, ekonomik olarak ve siyaseten birbirleri ile uzlaşı sağlamışlar ve farklı hedefler üzerinde ortak noktalar belirleyerek birbirlerini kollamaktadırlar.

İslam dünyası ve özelde de Ortadoğu ülkeleri kan revan içredir. Öyleyse çözüm bellidir!

Vahdeti sağlamak.


Mademki batılılar tarih boyunca yaşadıkları çatışmalara ve aralarındaki düşmanlıklara rağmen çıkarları üzerinde birleşmişlerdir, Müslüman halklar da kendi çıkarları doğrultusunda bir birliği neden sağlamasınlar?!

Ortadoğu’ya barışın gelebilmesi için İran, Irak Federasyonu, Suriye, Türkiye, Ürdün, Mısır en başta birlikte hareket etmesi gereken ülkelerdir. Eğer barış için somut çözümlerden bahsedeceksek ihtiyacımız olan şey; parlayıp gürlemeler değil, kısa vadeli coşkular değil somut adımlardır.

Fakat bu ülkeler kendi aralarında sorunlar yaşamaktadır. Geçmişteki olayları bir yana bırakırsak hâlihazırdaki birinci sorun Irak Federasyonu ve bu bağlamda ortaya çıkacak bir “Kürt Devleti” korkusudur. Oysaki bölgenin barışı, Sünni, Şii, Alevi grupların birbiri ile uzlaşmasından; Kürt, Türk, Acem, Arap halklarının ortak hedeflerde buluşmasından geçmektedir. Bunun sağlanabilmesi için de öncelikli hedef, bölgedeki ekonomik birlikteliğin oluşturulabilmesi olmalıdır.

Bugün Davos kahramanı addedilen Başbakan Erdoğan, 5. Cidde Ekonomik Forumundaki konuşmasında, Suudi Arabistan’dan gelen “Bölge ülkelerinin ortak ekonomik ilişkiler kurması” fikrine karşı çıktığını ifade etmişti. Böylece bölge ülkeleri arasında kurulacak ekonomik birlikteliğin adımlarını en başında kesmiş, Müslüman katılımcılara karşı toplantıda soğuk bir duş etkisi oluşturmuştu.

Erdoğan’ın haklı Davos çıkışı coşku yaratmıştır, fakat bunun bir yaptırıma dönüşeceğine dair en ufak bir çalışma gösterilmiş değildir. Türkiye, dışa bağımlılık noktasında her geçen gün biraz daha ilerleme kaydederken Başbakan Erdoğan, siyaseten ve ekonomik olarak bağımlı olduğu güçlere (güya) gövde gösterisi yapmıştır.

Önümüzdeki günlerde bu çıkışının gerekçelerini yerine getirmesini Başbakandan bekliyoruz. Tavrında dik durabilecekse önce komşuları ile masaya oturup ortak hedefler belirleyerek, Türkiye’nin bölgede aktif rol almasını sağlamalıdır. İran, Filistin, Suriye, Ürdün, Mısır, Irak Cumhuriyeti (ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi) arasında sağlanan bir konsensüs ile ortak bir güç olunmalıdır. Diğer komşu ülkelerin de zaman içerisinde katılımı ile ortak değerlere sahip halklar arasındaki köprüler yeniden inşa edilmelidir. Ancak bu takdirde bölgeye barış getirilebilir ve Başbakan Erdoğan’ın Davos çıkışı da yel değirmenlerine savaş açan Donkişot rolünden kurtulabilir.

Hatice Adalar (31. Ocak. 2009)

e-mail
online soru
(01.02.2009 03:05)Hatice Adalar Nickli Kullanıcıdan Alıntı: [ -> ] Türkiye, dışa bağımlılık noktasında her geçen gün biraz daha ilerleme kaydederken Başbakan Erdoğan, siyaseten ve ekonomik olarak bağımlı olduğu güçlere (güya) gövde gösterisi yapmıştır.

Bu konuyla ilgili bir gruba mail göndermiştim, madem yeri gelmiş buraya da eklemek istiyorum.

Ekmeğimizin bile İsrail'e bağımlı olduğunu söylemiştim. Anlatmak istediğim şey ekmeğin içindeki maddeler değildi, bu da önemli bir konu ama bahsettiğim konu değildi.

Burada dikkat çekmek istediğim şey buğdayın bile İsrail'den geldiğiydi. Hibrit tohum alarak İsrail'e bağlı olduğumuz ve artık ülkemizde kendi buğdayımızı ve diğer gıdalarımızı üretemeyecek oluşumuz idi. Zirai işlerden anlamam, aramızda belki daha iyi anlatabilecek olanlar vardır, bildiğim kadarı ile "hibrit" tohum tek seferlik ekilen ve her ekim için yurtdışından bilmem kaç bin liralarla ithal edilen bir tohumdur. Eskiden çifçilerimiz buğdayın bir kısmını tohumluk olarak ayrılıp yeniden ekilirmiş ama artık hibrit ekildiği için ve hibrit denilen bu tohum çeşidi de genetiği bozulmuş yapay bir tohum olduğu için her ekim için yeniden satın alınması gerekiyor.

Türkiye sadece savunma sanayinde değil, buğdayında, domatesinde bile İsraile bağlanmış durumda, bunu anlatmak istemiştim. İsrail tohum vermese aç kalacak durumdayız. Size 2008 dahil olmak üzere netten bulabildiğim rakamları veriyorum.


-------------
Türkiye, 2007 yılında İsrail ile ticaret yapan ve İsrail’in en çok ihracat yaptığı ülkeler arasında ilk 10’a giren tek Müslüman ülke oldu. İsrail İhracat ve Uluslararası İşbirliği Enstitüsü verilerine göre Türkiye, 2007 yılında yeniden İsrail’in en çok ihracat yaptığı 10 ülke listesine girdi. Enstitünün rakamlarına göre İsrail geçen yıl Türkiye’ye 1.2 milyar dolarlık mal sattı. Buna göre İsrail’in geçen yıl Türkiye’ye yönelik ihracatı yüzde 49 artırarak 1.2 milyar dolara çıktığı ve Türkiye’nin yeniden İsrail’in en büyük 10 ihracat pazarı listesine girdiğine dikkat çekildi.

Öte yandan gen teknolojisinde oldukça ileri olan İsrail’den kaçak yollarla Türkiye’ye sokulan genetik yapısı bozulmuş tohumların Türk tarımını tehdit ettiği belirtiliyor. Geçtiğimiz Aralık ayında Atatürk Havalimanı'nda bir İsrailli, piyasa değeri 100 bin YTL olan 3 kilogram domates tohumu ile yakalanmıştı. Hibrit (genetik yapısı değiştirilmiş) tohumlarının, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın izni ile yalnızca ABD, Hollanda, Fransa ve İsrail’den kurallar dâhilinde ithal edilebiliyor. Türkiye genetik yapısı ile oynanmış tohum ithali için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar para harcıyor.

Tarihi: Mart 2008

------------

Her yıl yeni tohum gerekiyor
Türkiye bu konuda yeterince araştırma yapmadığı için hibrit tohumların yüzde 90'ını ithal ediyor. Hibrit ürünlerin tohumları verimsiz olduğu için her yıl yeni tohum alınması gerekiyor. Hibrit tohumlama alanında dış ülkelere bağımlı olan Türkiye, geçen 3 yıl zarfında 100 milyon doların üzerinde hibrit tohum ithal etti.
2002 yılında 6 milyon dolar hibrit tohum ithal edilirken, bu oran 2004 yılında 45 milyon dolara yükseldi.


Tohum stratejik silah olacak


GDO'su değiştirilen ürünlerin genetiği bunu üreten ülkenin elinde olacak. Bu ülkeler, bu ürünlerin zayıf noktalarını çok iyi bilecek. Bir kriz anında bu ürünleri üreten ülkeler, küçük bir kimyasal ilaçla, bütün bir ürünün yok olması sağlayabilecek. GDO'lu ürünlerin patentini elinde tutan ülke ve firmalar, bu stratejik silahın da sahibi olacak. 28 Ekim 2005 yeni şafak

----------

Türkiye ileri laboratuvar teknolojileriyle tohum üreten ABD, İsrail, Fransa, Hollanda gibi ülkelerden her yıl ortalama 80 milyon dolarlık hibrit tohum ithal ediyor. Kopyalanamadığı için 'kısır tohum' olarak da tanımlanan ve başta domates olmak üzere çok sayıda sebzede kullanılan hibrit tohumun yüzde 90'ı ithalatla karşılanıyor. Radikal 30/07/2004

------------------

Durum bu kadar vahimken bizlerin tek yaptığı bir kaç gün duyarlılık gösterip, slogan atmaktır. Başbakan bile şikayet ediyor. Oysaki yukarıdaki bilgilere bakarsak 2007 yılında İsrail'e bağımlılığımız, başbakanın iktidarında tavan yapmış, yüzde 50'ye varmış! Ve Gazze olayları yaşanırken İsrail ile 141 milyon dolarlık bir antlaşma imzaladığını duyduk. Bırakalım elimizi kolumuzu kaptırmayı, artık İsrail'in arka bahçesiyiz. Biz içerde siyasi mücadeleler yaparken, İsrail her yandan kuşatıyor bizi. Bizimle işi bitinceye kadar mühlet verecek elbet, sonra tıpkı Irak gibi dürülecek hesap Panel3( Biz İsrail ile bu kadar bağlıysak, göbeğimizi kesemiyorsak, her geçen yıl daha fazla sıkışıyorsa mengenenin kolları, hava atmanın, caka satmanın anlamı nedir? Sözüm ona efelenmek ne işe yarıyor? İcraat nedir? Vatandaşın görevi doğru icracıyı seçmek, seçilen icracının görevi de sorumluluğunu yerine getirmek değil midir?
İlgilenenler için duyuralım. Bu yazı Cemaat'te yorumlanıyor.
İsrailli işadamı Sami Ofer'in ölümü, kendisi hakkında bir gerçeği açığa çıkarmış oldu. Mossad ajanı olarak ticaret yaptığı ülkelerden istihbarat bilgileri topladığı ifade edildi.

Hafızalarımızı hemen tazeliyoruz ve Sami Ofer ismini nereden hatırlıyoruz diye düşünmeye başlıyoruz. Elbette, Galataport ve Tüpraş ihalelerinden...

Öyleyse konuyu derleyip toparlayacak bir kaç yazıyı paylaşma zamanı. Konuya ekleyeceğim ilk yazı Yeni Asya gazetesinden Kazım Güleç imzalı. Ardından ise 2010 tarihli bir Umur Talu yazısını ekleyeceğim. Sonra da Tüpraş ihalesiyle ilgili haberleri...

Tüpraş'ta büyük vurgun yapan Sami Ofer Galataport ve Kuşadasını da almak istemişti. Burada Galataport projesine karşı mücadele veren ve hatta engelleyen Abdüllatif Şener'e bir teşekkür etmeliyiz.

Kazım Güleçyüz[Resim: resim104_1.jpg]
Ofer ve AKP

Türkiye’de ismi, Galataport ve Kuşadası limanı ihalelerini almasından sonra duyulan Yahudi işadamı Sami Ofer, firmasına ait 13 adet geminin İran’da dolum yaptığı gerekçesiyle Obama yönetimince kara listeye alındıktan kısa süre sonra öldü. Ama olayın İsrail’de tetiklediği tartışma, büyüyerek devam ediyor.

Bu hengâmede, Ofer’in MOSSAD’la birlikte ve onun sıkı kontrolünde çalıştığı ortaya çıktı.

Hattâ İngiliz Sunday Times gazetesinin iddiasına göre, İran’da iş yapmakla suçlanan gemiler, aslında MOSSAD için istihbarat toplamak üzere oraya gitmişler. Konteynerlere gizlenen helikopterler, fırsat buldukça, istihbarat uçuşu yapmış.

Dahası, Dubai’de bir Hamas liderini oteldeki odasında suikastla öldüren MOSSAD ajanları, Ofer’in bir gemisine binerek oradan kaçmışlar.
Ofer’le ilgili bir başka bilgi de, İsrail ordusu ve MOSSAD’la iç içe bir propaganda okulunun finansörlüğünü üstlenip masraflarını karşılaması.
Anlaşılıyor ki, Netanyahu’nun Ofer’i “Tam bir siyonistti” diye göklere çıkarması boşuna değil.

Ve Ofer’in Türkiye’de kazandığı tartışmalı ihalelerin yargı kararlarıyla iptal edilmesi, bizi benzeri MOSSAD operasyonlarından da korumuş.
Yoksa Galataport ve Kuşadası limanları da benzer operasyonların üssü haline getirilebilirmiş!

Başbakan, Galataport ihalesinin Ofer’e verilmesinin yol açtığı tepkilere “Paranın dini imanı olmaz” mantığına dayalı sert cevaplar vermişti.
O günlerde, kuşku doğuran ve yoğun tartışmalara sebep olan ihaleler hakkında yazdığımız “İsrailli çıkartması” yazımızda şöyle demişiz:

“Ülkenin varlıkları Yahudi sermayesine peşkeş mi çekiliyor? Ve Musevî sermayesinin son dönemde bir anda depreşiveren Türkiye sevdasının arkasında hangi faktörler yatıyor?

“Altı ay önce TÜPRAŞ’ın yüzde 15 hissesini alarak en az bire üç kazanan Ofer’e Kuşadası ve Galataport’un da ‘ikram’ edilmesine yönelik kuşkular artıyor.

“Başbakanın evvelâ ‘Sayın Ofer’le hiç görüşmedim’ deyip, aynı günün akşamında ‘İlk görüşmem Davos’ta oldu’ açıklaması yapmasıyla ortaya çıkan açık çelişki ve ardından Başbakanlıkta da başka görüşmelerin yapıldığına ilişkin haberler ise bu kuşkuları daha da derinleştiriyor.

“Ya Ofer’le bir değil, birkaç kez görüştüğünü belirten Maliye Bakanının ‘Memleket aşkına böyle adamı alnından öperim. Keşke iki arkadaşını daha getirse’ sözlerine ne demeli?

“Unakıtan sonuçlanan özelleştirme ihalelerinden söz ederken, ‘Her satışta millet ohh biraz daha rahatlıyor’ iddiasını da dile getiriyor.
“Ama oluşan hava tam tersine, rahatlama yerine derin bir kasvet havasını yerleştiriyor.

“Prensip olarak özelleştirmeye ciddî şekilde taraftar olup, devletin bir an önce ekonomiden tümüyle çekilmesi gerektiğini savunanlar dahi, son ihalelerle ortaya çıkan tablo karşısındaki kuşku ve itirazlarını dile getiriyorlar.

“Bu durum da özelleştirme karşıtı kesimlerin ekmeğine yağ sürüyor. Devletin ve milletin sırtındaki kamburları kaldırmak için kaçınılmaz bir zaruret olan özelleştirme operasyonlarına, işte bu peşkeş iddialarından aldıkları ilâve güçle takoz koymayı sürdürüyorlar.

“Dolayısıyla, usulüne ve kurallarına uymadan, kapalı kapılar ardındaki görüşme ve pazarlıklarla ve başbakan talimatlarıyla yapılan tartışmalı ihaleler veya ihalesiz tahsisler, sonuçta özelleştirme çalışmalarını da baltalıyor.

“Türkiye’nin önemli tesislerinin, peş peşe, yıllarca İsrail ve Yahudi karşıtı söylemlerle siyaset yaptıktan sonra ‘değişim’ geçirerek iktidara gelen kadrolarca Musevî sermayesine satılması olaya ayrı bir garabet kazandırıyor.” (28.9.05)

Yaklaşık altı yıl önce yazdığımız bu hususları Ofer’le ilgili ortaya çıkan son bilgiler ve hükümetin İsrail politikaları ile birleştirdiğimizde oluşan çelişkiler yumağının içinden nasıl çıkılır sizce? Gerçek olan hangisi: One minute çıkışı mı, yoksa Ofer bağlantılı esrarengiz ilişkiler mi?

Kazım Güleçyüz - Yeni Asya
2011-06-08

Umur Talu [Resim: 1094.jpg?15679]

Yok Böyle Bir Hikaye!

Bir hikâye anlatacağım.

Nerdeyse bu iktidarın ömrüne eşit.

İsrail’in ve dünya gemicilik sektörünün “büyük” ismi Ofer, AKP iktidarı başlarında Türkiye’ye de demir attı. Üç koldan.

Biri, Tüpraş hisseleri idi.

Tamamı özelleştirilecek Tüpraş’ın yüzde 15 kadar hissesi bir gece elden Ofer ile yerli ayağı Mehmet Kutman’a elden sunuldu. Çok uygun fiyatla. Tüpraş yeniden satılmadan hemen önce.

O el, devrin Maliye Bakanı Unakıtan’ındı. O hisseler halkındı.

Unakıtan… Başbakan’ın gençlere attığı, “Demek yumurta alacak kadar çok paraları var” sözünün cuk oturduğu adam.

Mısır, yem, pastacılık, yumurtayla ilgili bir takım kararların nedense hep ailesine ikramiye yazıldığı şahsiyet. Evladına “altın yumurtlatan” aile babası!

Ofer’in bir gözü Salıpazarı, yani “Galata Limanı”ndaydı.

Galataport da “aport” bekliyordu zaten. Teslimat hazırdı ki, “her şeye itiraz eden bozguncular”ın muhalefeti işi bozdu.

Kamu elinde dünyanın en iyilerinden seçilen Salıpazarı, elden teslimden (şimdilik) kurtuldu.

O günler, bir otelin zirvesinde, Ofer ile Kutman’ın hangi medyanın hangi büyük yönetmen(ler)ini ağırlayıp “borazanlaştırdığını” unuttunuz mu hakikaten.

O dönem Sabah’ta kaç “Ofer’e de lüfere de karşı” yazı yazdım, hatırlamıyorum. Ertuğrul Bey ise, hükümet Ofer ittifakının “yandaş medyası” idi.

Sebepleri anlamak için epey düşünmek lazım.

Belki yabancı sermayeye verdikleri önemden, belki Kutman borsacılığına belki Ofer’e de lüfere de sevgiden.

Birbirlerine pek karşıt Özkök ile Başbakan, neredeyse hem fikir, “Sermaye ırkçıları” diyorlardı; bu işe (gerekçelerle) muhalif olan bizim gibilere.

İsrail sermayesi söz konusuydu ya! Sanki Uganda sermayesi olsa, karşı çıkanlar kabullenecekti!

Büyük “cruise” filosu, yani “lüks gemiler” kralı Ofer’in bir eli ve öteki gözü de Kuşadası’ndaydı.

2003’te orayı kapıvermişti kankalar. Bir kuş gibi avuçlarındaydı, kuşum adam!

2010’da Aydın 1. İdare özelleştirmeyi iptal etti. Özelleştirme İdaresi de limanın Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne iadesini istedi.

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu da ihaledeki usulsüzlükleri raporlamıştı!

Kankalar kararı da tanımadı.

“İşgalci” sayılmalarına rağmen, sahili doldurma, balıkçı barınağını betonlama, her bir noktayı yutma iştahları arttı.

Çünkü, Bayındırlık Bakanlığı acil imar yardımı yollamıştı kankalara. Hukuken işgalcinin fiilen işgale devamı için.

Deseniz ki, Birleşmiş Milletler de İsrail için bin tane “işgal ettiğin topraklardan çık kararı” verdiği halde, Filistin’de işgalin sürmesi gibi… Ne derim, bilemem!

Sadece bu değil.

“Millet” Meclisi şimdi Ofer ve Kutman’a kıyak içeren “kaymak kanun”la yüz yüze:

Af paketinde bir maddeyle, “geri dönülmesine imkân olmayan özelleştirmelerde mahkemelerin iptal ve yürütmeyi durdurma kararlarının geçersiz sayılması.”

Sizin böyle kaymağınız oldu mu hiç!

Semih Kaplanoğlu’nun film üçlemesiyle, zaten önce “Yumurta”, sonra “Süt” ve “Bal” olacak ki, yumurtacılar bir de kaymak ilave etsin!

Bu af, birkaç başka özelleştirme dışında neleri kapsıyor, tahmin ettiniz:

Ofer-Kutman kankalığının Kuşadası işgali ve elden teslimat yüzde 14.76 Tüpraş hissesi.

Artık, Ofer’in İsrail’de finanse ettiği askeri okulun “Mavi Marmara baskıncıları” yetiştirdiğini, Haiti depreminde binlerce ölü ve yaralı, binlerce aç çocuğun yanı başında, cennet özel koyda Ofer gemilerinin alem yaptırdığını filan yazmayacağım. Tam zamanında çok yazdım!

Bir de “anti-semit, sermaye ırkçısı” demeyin artık; hem ucuz oluyor, hem kimse yemiyor!

Umur Talu Habertürk
16 aralık 2010



[Resim: sami%20ofer.jpg]

Sami Ofer Türkiye’de ilk kez 2004 yılı sonunda adını duyurmuştu. Dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile yaptığı görüşme basına yansıdığında çok ses getirmiş daha sonrasında Başbakan Erdoğan’ın da Sami Ofer ile Davos Zirvesi’nde görüştüğü ortaya çıkmıştı.

Mart 2005’te ise Tüpraş operasyonu gerçekleşti. 1 Mart 2005’te, Özelleştirme idaresi Tüpraş’ın yüzde 14.76 hissesini, İMKB’de Toptan Satışlar Pazarı’nda sattı. Hisseleri, altı uluslararası yatırımcı aldı. Satışa Global Menkul Kıymetler aracılık yapmıştı. Hisselerin büyük bölümü Global Securities USA tarafından satın alınmıştı. Global, müşterileri adına alım yaptıkları ve isimlerinin açıklanamayacağı bildirmişti. Ne olup bittiği anlaşılamadan gerçekleşen operasyonun arkasındaki isim ise Ofer Ailesi ve Sami Ofer’den başkası değildi.

Kazanç 800 milyon $

Yüzde 14.76 oranındaki Tüpraş hissesi beklentilerin üstünde, 446 milyon dolara satildı. (3 milyar dolar piyasa değerine göre) O günkü borsa değerine yakın bir rakamdı. Daha sonra Tüpraş’ın yüzde 51’i blok olarak satıldı. Tüpraş’ın yüzde 51’ine, dünya devlerine rağmen, 4 milyar 160 milyon dolarlık rakamı vererek herkesi “şoke” eden Koç, büyük bir sürpriz yaptı. Yani Ofer’in 3 milyar dolar piyasa değeri üzerinden aldığı Tüpraş’ın yüzde 100’ü çok kısa bir süre sonra 8 milyar 320 milyon dolara çıkmıştı. Ofer’in 446 milyon dolara aldığı hisselerin değeri ise artık 1.2 milyar doların üzerindeydi. Sami Ofer çok kısa sürede Tüpraş operasyonundan 800 milyon dolara yakın para kazandı. Ayrıca satın alma operasyonundan sadece 1 ay sonra 58 milyon doları bulan temettüyü de cebine koymuştu.

Daha sonra, VATAN’ın ortaya çıkardığı bu gizemli alıcıya Özelleştirme İdaresi’nin yaptığı satış Danıştay tarafından iptal edildi. Satış kamuoyuna duyurulmadan yapılmış ve Ofer ailesine adeta altın tepside sunulmuştu. Ancak mahkeme kararına rağmen iş işten geçmiş, satılan hisseler çoktan el değiştirmişti. Yani Özelleştirme İdaresi’nin pek de usullere uygun olmadan yapılan bu satışta verdiği Tüpraş hisselerini geri alması mümkün olmadı. Ofer ailesi kazancını cebine koydu ve Türkiye’deki diğer fırsatlara bakmaya başladı.

Vatan 03.06.2011
Buyrun size One minute olayına farklı yönlerden bakabilmek için yeni bir haber.

Çevik One…

Sevgili meslektaşım Hürriyet’in Washington temsilcisi Tolga Tanış geçtiğimiz pazar, "Arap Baharı’nı Çevik Bir mi planlamış" başlıklı bir mini yazı kaleme almış…Bence çok bulmaca çözer!

Hem başlığın işaret ettiği ve hem de benim ilgimi çeken kısım şöyle;

“… birkaç hafta önce görüştüğüm İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi Alon Liel’den öyle bir hikâye dinledim ki... Önce bir toplatıda söyledi. 28 Şubat’ın güçlü paşası Çevik Bir 1997’de İsrail’e gitmiş ve Ortadoğu’da bugünkü Arap Baharı’na benzeyen bir hareket başlatalım, demiş. Sonra buluştuk Liel ile. Olayı sordum. ‘28 Şubat’tan hemen sonraydı’ deyip anlattı: ‘Tel Aviv Üniversitesi’nde kapalı bir toplantı düzenledik. Yanında 10 Türk subayı vardı. Bir, büyük bir ekranda bize çok uzun bir sunum yaptı. Sunumda da ‘Beraber Ortadoğu’yu değiştirelim’ dedi. ‘Bu ülkelere demokrasi taşımak gerek’ diyordu.’ ‘Siz ne dediniz’ dedim. ‘Biz ‘Hayır’ dedik. İşin içinde İsrail olursa reddederler. ‘Siz bu işi yalnız yapın’ dedik’ dedi...”

Bu hikayeden ne anlamalıyız?..

İsrail-Türkiye ilişkilerinin son birkaç yılını anımsadığımızda bu öykünün kıssası nedir?..

Var mı bunu açıklayacak?

1 dakika..

Buldum!

Nedret Ersanel (19.Temmuz.2011)
Referans URL