27.11.2008, 16:31
![[Resim: abk010pu0.jpg]](http://img180.imageshack.us/img180/7726/abk010pu0.jpg)
RÖP: HATİCE ADALAR
Alternatif Müziğimizin Güçlü ismi Abdülbaki KÖMÜR:
"AHH BOSNA! dediğiniz zaman insanlar oynamaya başlıyorsa bir yerde problem var demektir."
• Öncelikle böyle bir röportajı kabul ettiğiniz için Mektup Dergisi adına teşekkür ederek sorularıma başlamak istiyorum. Bizlere biraz kendinizden bahseder misiniz, kimdir Abdülbaki Kömür?
Ben teşekkür ederim... Abdulbaki Kömür, 1961 Sivas Gürün doğumlu. Sivas I.H.L.si 1980–81 dönemi mezunu. Ardından İst. Ünv. Edb. Fak. Psikoloji Bölümü mezunu. 3 yıl Milli Eğitim’de öğretmenlik, 3 yıl özel bir yurtta idarecilik, 1,5 yıl özel bir okulda rehber öğretmenlik (Psk. Danışmanlık) yaptı. Son iki yıldır özel bir radyoda, Marmara FM'de çalışıyor. Evli ve 3 çocuk babası.
• Müziğe nasıl başladınız? Bu tür müzik yapmaktaki amacınız nedir, islami tebliğ diyebilir misiniz?
Bizim bestelerimiz dışındaki müzikler zaten vardı. Biz onları, isteyerek veya istemeyerek, dinliyorduk. Büyük çoğunlukla da isteyerek dinliyorduk. Cenab-ı Hakk insanları estetikten yoksun yaratmamıştır. Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından bir tanesi de HANNAN. Yani, sanatkâr. Ve Allah-u Teala insanları en güzel şekilde yaratmıştır. Ona sanat ruhunu da vermiştir. O bağlamda bizde bir kulak, bir hassasiyet, bir duygusallık vardı, müziğe aşinalığımız vardı ve dinliyorduk. Hatta belki söylüyorduk. Fakat başka insanlarla yan yana geldiğimizde müzik dinlemiyormuş pozisyonuna girerek riyakâr davranıyorduk. Hâlbuki dinliyorduk ve bu bizde rahatsızlık yapıyordu. Ruhsal anlamda rahatsızlık yapıyordu, çünkü ikiyüzlülük oluyordu.
Bunun yanı sıra ilahiler vardı. Onlar da bizim çağımızın, yaş olarak, çok üzerinde, durağan şeylerdi. Artık insanların yemeklerini bile hızlı şekilde, ayakta yediği, her şeyin hızla geliştiği bir toplumda durağan müziklerden haz almamız, bizde var olan estetik duygulanmayı tamamlamamız mümkün değildi. Bunun bir orta yolu olmalıydı. Neydi o?
İlk olarak İran marşlarının ya da Türkiye'de mevcut olan bazı meş¬hur eserlerin adapte edilmesiyle (söz uyarlamasıyla) başladık. Daha sonra kendi eserlerimiz çıkmaya başladı. İlk eserimiz SANTA adı verilen kasetti. Santa derken kasetin adını kastediyorum. Tıpkı Sony gibi Raks gibi... 12 arkadaş okuduk ve bu kaset çok tutuldu. Piyasaya sürmedik ama el altından satıldı. Ardından İLK CEMRE' yi çıkardık. Daha önceleri bant tiyatrolarının arasına serpiştirilmiş ve bağlamayla çalınan eserler vardı. Fakat İlk Cemre birçok enstrüman kullanılan ilk eserdi. Tabii bizim ne kâfirliğimiz kaldı, ne münafıklığımız, ne fâsıklığımız... Her şey söylendi. Ondan sonra da müzik başladı.
Tebliğ diyebilir miyiz?.. Ben müzikle insanın dünya görüşünü değiştireceğine, İslam'ı kabulleneceğine ya da İslam'dan çıkacağına inanmıyorum. Bu nedenle tebliğ diyemeyeceğim. Gençlerimizi o riyakârlıktan kurtarabilmek önemliydi. Bizde var olan estetik duyguları kendi müziğimizle, kendi sözümüzle söylemek düşüncesi böyle bir şeye sebep oldu.
• Sizin yaptığınız müzikleri çok seviyoruz, devamlı dinliyoruz. Fakat bazı kitaplarda islamda müzik yoktur deniliyor. "İçlerinde gitar aleti olan bir millet temiz ve mübarek olamaz" şeklinde hadisler yer alıyor. (1) Buna bir açıklık getirir misiniz?
Ben öyle bir hadise rastlamadım. Gittiğimiz âlimler de böyle bir şey söylemediler. Kaldı ki benim ağzımdan hiçbir zaman "müzik helaldir" sözü çıkmadı. Çünkü farklı görüşler var. Kimisi helal diyor kimisi haram. Ya da âlimlerin hiç biri net olarak bir şey söylememiş.
Bir şeye helal demek de, haram demek de hüküm koymaktır. Onun için de biz, "müzik yapıyoruz" diyoruz. Neye dayanarak müzik yapıyoruz? Müziği kullanabileceğimize dair fetva veren insanların fetvalarına dayanarak müzik yapıyoruz. Kimseye de "Biz helal bir iş yapıyoruz" demiyoruz. Demek ihtiyacını da hissetmiyoruz. Neden?
Diyelim ki genç erkek arkadaşlarımız futbol oynuyorlar. Futbolu futbolun kurallarına göre oynuyorlar. Ne fazladan bir kural ekleyebiliyorlar ne de bir kuralı eksiltebiliyorlar. Tesettür ölçüsüne uyuyorlar, birbirlerine sövmeden, küfretmeden, yaralamadan, kırmadan futbol oynuyorlar. Ayrıca futbolu kumar aracı da yapmıyorlar. Ama "İslami futbol oynadık" demek ihtiyacını da duymuyorlar. Biz de müziğe İslami bir yakıştırma getirmiyoruz; müzik diyoruz. Dünyanın neresine giderseniz gidin müzik 7 notadan ibaret. Sibirya'ya da gidin 7 nota, Afrika'ya da gidin 7 nota. Bunu kâfirler de kullanıyor, ben de kullanıyorum. Helaldir diye hiç kimseye lanse etmedik. Yalnızca âlimlerin görüşleri var dedik.
• Bu âlimlerden isim verebilir misiniz?
İlk aklıma gelen Gazali'yi söyleyebilirim. Gazali’nin 4'lü tasnifi var. Bugün Türkiye'de herhangi bir insan Gazali'nin ilmini tartışamaz.
• Günümüzde fetva aldığınız isimleri söyleyebilir misiniz?
Tabii, söyleyeyim. Hayrettin Karaman ve Mahmut Toptaş benim bizzat görüştüğüm insanlar. M. Toptaş Hoca: "İstediğiniz müzik türünü yapın" diyor. "Rock mu yapacaksınız? Yapın. Gitar mı kullanacaksınız? Elektrosunu kullanın" diyor. Çünkü eşya zaten tabiatında saftır. Kâfir bir gitar, Müslüman bir bağlama, münafık bir darbuka ve fasık bir flütten bahsedemezsiniz. Eşya, iradesi olmayan, cansız bir varlıktır. Kullanıma göre hükmü değişir. Silah da saftır. Masum bir insana doğrultursanız zararlı bir alet olur. Fakat silahı zalim birine doğrultursanız faydalı bir iş yapmış olursunuz. Kılıç da öyle, kılıcı Müslümanlar kullanmışlar.
• Bir programda "sanat harekete geçirmeli, insanları bağlamamalı" demiştiniz. Bundan neyi kastediyorsunuz? İslami toplumun oluşumunda sanatçının görevi nedir?
Hangi programda, hangi atmosferde söylemiştim; onu şu anda kestiremiyorum, durağan müzikleri kastederek söylemiş olabilirim. Daha açıkça söyleyeyim, ilahi tarzı müzikler... İlahiler, "otur, hiç harekete geçme, burada kendi kendine bir eylemde bulun" diyor. Ama bizim yaptığımız müzik tarzlarıyla toplumun hareketliliğini yakalayabiliyorsunuz. Belki ritimle, belki melodiyle, belki söz yapısıyla o hareketliliği yakalayabiliyorsunuz. Hâlbuki ilahilerin besteleri, güfteleri çok eskilere dayanıyor. O zamanki insanlar rahat, İslami yaşama açısından problemleri yok. Onların mücadele verecekleri bir zemin yok. Onun için de rahat şeyler söylemiş, rahat şeyler yapmışlar. Bugün biz rahat mıyız? Değiliz. Bizim başörtü problemimiz var. Bunu gündeme getirmeliyiz, insanlara bunu aktarmamız lazım. Dolayısıyla hareket etmemiz lazım. Her şey güllük gülistanlıkmış gibi oturup, "Sol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu..." Bu ne ifade eder ki? Zaten biliyoruz cennetin ırmaklarının Allah Allah diye akacağını. Benim sosyal hayatıma bir şey getirmiyorsa, beni bir şeye yönlendirmiyorsa, benim için hakikaten durağan şeylerdir.
• Bir dergide yayınlanan röportajınızda düğünlerimizin monotonluğunu dile getirerek, "Oyun konusunda dini nasıl bir engel getiriyoruz? Bizim yanlışlığımız hikmetli hareket etmemektir, yoksa oyunun meşruiyetim tartışmamalıyız," demişsiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
O şuradan kaynaklanmıştı. Biz programlara gidiyoruz. Arkadaş ilahi okuyacak, bir bakıyorsunuz kızlar, özellikle kızlar diyorum, başlıyorlar sallanmaya. Ya da marş söylüyorsunuz; siz: "Ahh Bosna!" diyorsunuz. İnsanlar tempo tutuyorlar ve bu yadırganıyor.
Müslümanların düğünleri yeni oluşmaya başladı. Düğünü icra edeceğiniz yer İslami kurallara müsait değil. Hanımlar kendi aralarında, erkekler kendi aralarında, birbirlerinden bağımsız olsalar oynasınlar. Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.v.) bir hadis-i şerifi var. Diyor ki: "Mü'minin nikâhının zinadan farkı çalgı çalınıp oynanmasıdır." Nikâhta biliyorsunuz ilan edilme hadisesi var. Çalgı calip oynadığınız zaman "bu insanlar evleniyor" diye ilan etmiş oluyorsunuz.
Bizim düğünlerimiz adeta vaaz havasında oluyor. Bizim bir hoca efendi vardı, anlatır: "Bir Müslüman vefat etti, cenazesine gittik. O zaman bir oğlu vardı 10 yaşında. Bir hoca efendi geldi anlattı anlattı, herkes basını önüne eğdi, dinledik, dağıldık. Aradan 10-15 yıl geçti. O delikanlı 20-25 yaşında oldu. Gün geldi onun düğününe gittik. Aynı yerde oldu ve yine bir hoca efendi geldi, anlattı anlattı. Herkes başım önüne eğdi, dinledik ve dağıldık." Yani düğünle cenazenin birbirinden farkı yoktu. Hanımlar kendi aralarında düğün yapacak olsalar da bir hanım vaize geliyor, vaaz ediyor. Gençler de arkada kendi aralarında sohbet ediyorlar. Sonunda enerjileri içlerinde, dağılıyorlar. Diyelim ki bir program yapacaksınız. O zaman bu patlak veriyor. Ben bunu demek istiyorum. Müslüman hanımların düğünlerde oynayabilmesi için müsait salonlarının olması lazım
• Hangi müzikle oynayacaklar? Normal müzikleri mi kullanacaklar?
Hayır. Oyun oynamak derken illa bugünkü mantık içerisinde kul¬lanılan müzikler akla gelmemeli. Öyle bir hadise olacaksa enstrümantal kasetler kullanılabilir. Ya da çalgı aletleri vardır; tefler v.s. olabilir. Nasıl oynayacaklar? Her şeyi ben bilmek zorunda değilim. Onu da başkaları düşünsün. Benim insanları oynatmak gibi bir problemim yok. Ama İNSANLARIN OYNAMIŞ OLMASINDAN DOLAYI BENİM PROBLEMİM VAR. Siz AHH BOSNA! dediğiniz zaman insanlar oynamaya başlıyorsa bir yerde problem var demektir. Bunu da düşünülmesi için söyledim.
![[Resim: 3754998824_3909e42ef0_o.jpg]](http://farm4.static.flickr.com/3620/3754998824_3909e42ef0_o.jpg)
• Dilerseniz başka bir konuya geçelim. Siz sanatçılar arasında da grup taassubu ve ayrılıklar var mı?
Yok. Elhamdülillah yok. Sanatçı olmak demek -küçümsemek anlamında değil- fikri planda diğer insanlardan bir adım önde olmak demektir. Olaylara bakışlarımız farklı olabilir, ama bu grupçu olduğumuz anlamına gelmez. Peygamber (s.a.v.)'in çevresinde sahabeler vardı. Hz. Ebubekir'e (r.a.) bakıyorsunuz, sadık mı sadık. "Bunu o mu dedi?" "Evet, o dedi." "İnandım öyleyse!" diyor. Hz. Ömer'e (r.a.) bakıyorsunuz: "Ya Rasülüllah, bu senin sözün mü, Allah (c.c.)'ın ayeti mi?" "Benim sözüm." "O zaman buraya karargâh kurulmaz. Şurası daha uygun!" diyor. Hiddetli adam, adaletli. Hz.. Ali'ye (r.a.) bakıyorsunuz: İlim. Her şeyi mantıkla ölçüyor. Hz. Osman (r.a.) da halim selim hepsine uyuyor. İnsanlar farklı farklıdır. Bir tanesi hiddetlidir. "Arkadaşlar gidip keselim!" der. Öteki "Oturun ya! Nereye gidiyorsunuz? Bakalım adamlar gerçekten kesilmeye layık mı?" der. Bu anlamda, yapımızdan, karakterimizden kaynaklanan farklı görüşlerimiz var.
• Tiyatroya ne zaman başladınız?
Tiyatroya Ömer Bey'le (Çelik) başladık. İmam-Hatipteyken biz ikiliydik. Ömer bey'le yazıyorduk, oynuyorduk. Daha sonra üniversiteye geldik. Üniversite de Ulvi Abi’yle beraber ÇAĞRI SAHNESİ’ni kurduk. Ben, 39 oyun oynadıktan sonra öğretmen oldum ve tiyatroyu bıraktım. Tiyatro bana göre değildi. Çünkü ben önce kendi kendime rol yapıyordum. Sonra insanlara rol yapıyordum
• Onu biraz açar mısınız?
Tabii. Mesela, bana Yahudi rolü verirlerdi. Lisedeyken sakallarım tam çıkmamıştı. O nedenle, sen çok iyi Yahudi rolü yaparsın diye bana Yahudi rolü oynatırlardı. Yahudi olabilmek... Ben bunu sindiremiyordum. Kendi kendime de: "Sen iyi Yahudi rolü yaparsın, hadi aslanım!" diyordum. Önce kendi kendimi inandırıyordum. Ardından çıkıp insanlara Yahudi rolünü oynuyordum. İki defa rol yaptığım için çok zorlanıyordum ve yıpranıyordum. Onun için de bana göre değil diye tiyatroyu oyunculuk bazında bıraktım, ama senaryolarımız devam ediyor.
• Tiyatroya değinmişken bizim bant tiyatrolarımızdan da bahsedelim. Güldürü-hiciv bant tiyatrolarımız; Eyvah İrtica, Evliya Çelebi, Sam Amca'nın Kulübesi v.s. Bu kasetler güncelliğim koruyor. Üzerlerinden 4-5 yıl geçmiş, ama sanki bugünü anlatıyor gibiler. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunu hemen bir fıkra ile anlatayım. Aziz NESİN, inanmaz ama çok güçlü bir mizah yazarıdır. Bir gün İngiltere'den arkadaşı gelir. Bunlar İstanbul'u gezmeye çıkarlar. Aziz NESİN' in arkadaşı der ki: "Ben de seni gerçekten çok usta bir mizah yazan sanıyordum. Aslında sen de numara yokmuş, Türkiye'nin hali zaten mizah, baktığınız her şey komedi. Sen bunları toplasan yazsan, üretmene gerek yok." İşte bizim hayatımız komedi ve biz bunları sadece kaleme alıyoruz. Ayrıca bizim mizahımız insanları güldürmekten ibaret değil. Sosyal bir hadisenin irdelenmesi, hicvedilmesi mantığına dayalı olduğu için kalıcı oluyor. Bir başörtüsü o zaman da problemdi mevcut rejim için, şimdi de problem. Bizim için de başörtüsünün engellenmesi problem. Dün Afganistan vardı. Bugün Bosna var. Çeçenistan var. Yarın kim bilir nereler olacak. Bunlar hep problem ve dışarıdan baktığınız zaman hep komedi unsuru. Kalıcılık da işte bundan dolayı sağlanıyor
• İsterseniz biraz da radyodan bahsedelim. Marmara FM nasıl oluştu? Siz radyoculuğa nasıl başladınız?
Marmara FM biz radyoculuğa başladığımız zaman oluşmuştu. 11 inançlı müslüman hizmet olsun diye, herhangi bir kâr maksadı hesap etmeden Marmara FM'i kurmuşlar. Birkaç arkadaşla beraber bize de teklif ettiler. Belki idealimizdeki meslek düşüncesiyle radyoculuğa başladık.
• Radyoda maddi sıkıntılarınız oluyor mu?
Elhamdülillah yok. Yalnız büyüme sıkıntılarımız var. Biz başladığımız zaman binada 5 oda bizimdi. Şu anda 20–25 odaya yayıldık. Elemanlar çoğaldı, giderler çoğaldı, ihtiyaçlar çoğaldı. Ama Marmara FM bizim camiada reklâm gelirleriyle kendi kendini döndürebilen tek radyo diyebilirim.
• Radyoda yayınlanan herhangi bir haber ya da programdan dolayı tehdit edildiniz mi? Olumsuz bir tepki aldınız mı?
Yok. Ama müslümanların uyarıları oluyor. Şunu niye böyle yaptınız? Bunu niye şöyle yaptınız? gibi. Sadece haberle alakalı değil, radyoda yaptığımız birçok şeyle ilgili uyarıyorlar. Müslümanlar hassas elhamdülillah. GERÇİ SADECE BİZE KARŞI HASSASLAR. BAŞKA YERLERDE BİR ŞEYLER OLDUĞU ZAMAN ONLARA PEK HASSASİYET GÖSTERMİYORLAR. Biz en ufak bir hata yapsak, ağzımızdan kaçmış olsa bile hemen uyarıyorlar, eleştiriyorlar. Biz de hakikaten yanlış yapmışsak ve kardeşimiz onu iyi tespit etmişse özür dileyip doğrusunu yapmaya gayret ettik. Ama kardeşimiz backgraundunu (hadisenin arka planını) bilmeden bir şeyi eleştirmişse, izah ediyorduk. O zaman o bizden özür diliyordu. Biz yayınımıza devam ediyorduk
• Radyoda yayınlanan parçaları nasıl seçiyorsunuz? Nasıl bir değerlendirmeye tabi tutuyorsunuz?
Bunun bir terazisi yok. Her şeyden önce dinliyoruz. Kadın sesi olmamasına, Gazali'nin 4'lü tasnifine uymasına, yani şirke-küfre götürmemesine, hudutları aşmayan noktada olmasına dikkat ediyoruz. Ayrıca adam, güzel şeyler söylemiş, ben de söylesem aynı şekilde söyleyeceğim şeyler söylemiş ama kişiliğiyle İslam'a mugayir bir insan. Yaptığı başka müziklerle gayri İslami tavırlar içerisinde olmuş, yaptığı kliplerde gayri İslami şeyleri canlandırmış, bunları da engelliyoruz, yayınlamıyoruz.
• Yayınlarınızda "Şu çevreyi de memnun edelim. O nedenle söyle yayın yapmalıyız. Bu çevreyi de memnun edelim. O nedenle böyle yayın yapmalıyız” gibi bir düşünceniz var mı?
Hayır, hayır. Kesinlikle hayır. Bizim, geniş kitlelere hitap etmek gibi bir derdimiz yok. Biz kendi insanımıza ulaşabilsek, bu bizim için en büyük başarı. Müzikle insanları İslam'a ne kazandırırsınız, ne de birileri, Abdulbaki Kömür ne kötü müzik yapmış, ben islam'dan çıkıyorum diye başka bir dünya görüşüne gider. Belki, dışarıdan bir insanın gönlü ısınacak, o da bir tanedir, üç tanedir. AMA BİZİM İNSANIMIZ HATAYA YÖNELİYORSA BU EN BÜYÜK KAYIPTIR.
Dışarıdan birisi açmış, benim programımı dinlemiş, mantıklı gelmiş; dikkat edin, müzik programlarım demiyorum. Diyelim ki fıkıh programımı dinlemiş. "Bak ben bu soruyu yıllardır kendime soruyordum. Cevap bulamadım. Ama burada buldum, ne güzel. Bundan dolayı ben İslam'ı benimsiyorum" demişse ne mutlu. Zaten geniş kitlelere hitap edeceğim diye fıkhı yumuşatamazsınız. Ne ise odur
• İstanbul'da ve İstanbul dışında yaşayan kardeşlerimizin Marmara FM'e ilgisi nasıl? Bu ilgi davranışlara da yansıyor mu? Yoksa sadece sözlerde mi kalıyor?
İlgi güzel. Şu anda bizim tek problemimiz gücümüz. Fiziksel güç olarak, bizim camianın radyolarının en zayıflarından biri haline geldik. Diğerleri en düşük 5 kv yayın yaparken biz 2 kv yayın yapıyoruz. Dolayısıyla yayın yapabildiğimiz yerler azalıyor. Yoksa bizi dinleyen insanlar hakikaten memnunlar. Desteklerini esirgemiyorlar. Bir programımız olur; bir radyo diyelim ki 300 kişiyi bir araya getiremezken Marmara FM 5000 kişiyi, 10000 kişiyi bir araya getirebiliyor.
• Marmara FM neden bu kadar çok sevildi? İstanbul'da müslümanların sesi diye bilinen birçok radyo var. Fakat Marmara FM bir anda gönüllere taht kurdu. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Mesela bizde hanım programcı yok. Müzik noktasında her müziği çalmıyoruz. Birçok gerçeği de olduğu gibi söylüyoruz. AYRICA "GENİŞ KİTLELERE HİTAP EDECEĞİZ" İFADESİ ASLINDA EZİK BİR DÜŞÜNCENİN KENDİSİNİ YUMUŞATMASIDIR. KENDİSİNDE VAROLAN ASIL DÜŞÜNCEYİ YUMUŞATARAK İNSANLARA TAKDİM ETMESİNDEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.
• Marmara FM olarak projeleriniz nelerdir? TV kurmayı düşünüyor musunuz?
Hayır, TV.'yi düşünmüyoruz. Projemiz gücümüzü artırmak; 10 kv ya da 20 kv olmayı düşünüyoruz. Bir de yapabilirsek Türkiye'nin her tarafına yayın yapmak...
• Psikoloji eğitimi almanızdan yola çıkarak soruyorum: İnsanlarımızın problemleri nerden kaynaklanıyor?
Dilerseniz ben bu soruyu ikiye ayırarak cevap vereyim: İnanan insanlar ve diğer insanlar diye.
Eğer nakilden uzaklaşmışsanız, Allah (c.c.)'ın öğretilerinden uzaklaşmışsanız bir defa ruhsal probleminiz kaçınılmaz. Ne diyor gazetelerde, çağın hastalığı stres. Nakilden uzaklaşmakla birlikte stres denen hastalık insanları rahatsız ediyor. Ama müslümanlar da stresli, diyeceksiniz. Bunlarda mı nakilden uzaklaşıyor? Müslümanların da insan olmaları dolayısıyla problemleri var. Zıt iki uyarıcı sizde mevcutsa yine rahatsız olursunuz, stresli olursunuz. Mesela dondurmayı çok seviyorsunuz, ama dondurma yediğiniz zaman kesin hasta oluyorsunuz. Dondurma da yeni çıkmış mübarek, çeşitli meyveli vitrinlere de koymuşlar. Bu sizde korkunç bir baskı uygular. Stresten o gün aksama kadar rahatsız olursunuz. Demek istediğim şu: Allah (c.c.)'ın size biçmiş olduğu bir hayat nizamı var. Diyelim ki siz başörtülü bir öğrencisiniz. Allah-u Teala sizin başörtünüzle okumanızı emir vermiş. Siz de buna kesinkes inanmışsınız. "Basımı versem örtümü vermem!" diyorsunuz. Öte yandan okuyup, başörtüsünün önemini anlatmak için öğretmen olmayı da istiyorsunuz. "Ahh! Benim gibi düşünen yüzlerce, binlerce öğrenciler yetiştirsem!" diyorsunuz. İşte bu iki düşünce birbirini bastırınca ne olacaktır? Bu da strestir. Müslümanların problemi, Allah (c.c.)'ın emirlerini realiteye dökebileceği bir zeminin bulunmayışıdır.
• Peki müslüman gençlik için neler düşünüyorsunuz?
Müslüman gençlik, her gün biraz daha avantajlı. Bugün nasıl ki radyoda anons ediyor; 4 terörist yakalandı, 5 tanesi vuruldu, 6 tanesi silahlarıyla teslim oldu falan filan... Her gün radyoda mutad terör haberleri veriliyor. Ben çocukluğumdan biliyorum. Eskiden de, iki müslüman bir araya geldiği zaman - o zamanlar müslümanların genel adı nurcuydu - "İki nurcu Ankara'da falan mahallede ayin yaparken yakalandı. Şu kadar cübbe, şu kadar sarık, bu kadar tesbih ele geçirildi" gibi haberler söylenirdi. Biz İmam Hatip'e gitmeye başladık. Utanarak gidiyorduk. Kur'an-ı Kerim'i koltuklarımızın altına saklıyorduk. "Aman İmam Hatip öğrencisi olduğumuzu anlamasınlar" diye. Şimdi öyle değil. Çocuklar televizyonlara, radyolara çıkıyorlar. Biz ELHAMDÜLİLLAH İMAM HATİPLİYİZ diyorlar, BAŞARILIYIZ diyorlar. İslam gündemde. Birçok televizyon, birçok rad¬yo müslümanları karalamak için, İslamı kendi görüşleriyle çürütmek için düzenledikleri programlara müslümanları çağırıyorlar. Bu programlardan müslümanlar galip ayrılıyorlar. Bugün gençler, müslüman olmalarından gurur duyuyorlar. Müslümanlığı sağlam şeyler üzerine temellendirebilmişler. Eskiden öyle değildi. Kulaktan dolma, çoğu hurafelerle dolu şeyler öğretiyorlardı bize, İslam adına çok yanlış şeyler öğreniyorduk.
Ayrıca benim belirtmek istediğim bir nokta daha var. Rahmetli babam anlatırdı: "Babam, beni başkalarının yanında bir gün olsun okşamadı, öpmedi. Kendi annesinin yanında öpmedi." Çünkü İslam adına ayıp sayılıyordu. Çocuğunu kucağına alıp yavrum, evladım, demek ayıptı. Böyle olunca da insanımız sevgisiz büyüyordu. Hâlbuki bugün öyle değil. Baba, bugün şunun bilincinde: Çocuğuyla ne kadar ortak faaliyette bulunursa çocuk o kadar babayı sever, babanın düşüncesini de sever. Çocuk tek başına oynadığı süreden daha az süre annesiyle ya da babasıyla oynasın, ortak bir işi paylaşsın, dünyanın en büyük mutluluğu onun olur. Artık İslam'ı öğrenen gençlerimiz bilgilerini sağlam temeller üzerine oturtuyorlar. Zaten Allah (c.c.)'ın vaadi var: İstikbal İslam'ın inşallah!
• Hanımların cihadı konusuna gelelim. Hanımlar nasıl cihad yapmalı?
Bence bazı meslekler hariç, hanımların yapacağı en büyük cihad evlerinde çocuklarını yetiştirmektir. Ben buna inanıyorum.
• Sizin hanımınız onu mu yapıyor?
Evet, benim hanımım onu yapıyor, ev hanımıdır. Bakın, ben kaç yıldır program yapıyorum, bir defa benim programıma katılabildi, bir defa seyredebildi.
• Peki, hanımlar radyo kuramaz mı?
Yanlış hatırlamıyorsam Gaziantep'te bütün personeli hanım olan bir radyo var. Tamam, amenna, başım gözüm üstüne. Ama programcının bir kısmı kadın, bir kısmı erkek olursa kesinlikle olmaz. Bir yerde, İSLÂMÎ RADYODA gördük. Erkek programcı çay içmiş, bardağı masaya bırakmış. Hanım programcı da -güya şaka yapıyor-onun içtiği çayı devam ettiriyor. Bir gün, erkek parfüm sürünüyor, ertesi gün hanım kardeşimiz, ondan etkileniyor. O da parfüm sürünüyor. Bir süre sonra bunlar cazibeye dönüşüyor, mesafeler kalkıyor. Orada programcılıktan öte her şey olmaya başlıyor. Gaziantep'te olduğu gibi bütün personeli hanım olursa olabilir. Yalnız hana söyler misiniz? Hanımlar nasıl bir program yapacak? Hanımların hanım programı yapabilmesi için bence kendi hallerine mahsus bir program anlatması lazım ki; o zaman da anons ede¬ceksiniz "bunu erkekler dinlemesin" diye. Bu da mümkün değil!
• Türkiye ve dünya müslümanlarının durumlarım değerlendirir misiniz? Sizce müslümanların bölük-pörçük olmasının nedeni nedir?
Aslında bu hususta ben çok kötümser değilim. Türkiye bazında düşünecek olursak, ayrı ayrı cemaatler olması o kadar yadırganacak bir hadise değil. Herkes bir uçundan tutmuş, bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Dünyada küçük küçük devletler olmaları ise siyasal bir hadise. Emperyalist ülkeler tarafından kontrol edilebilir olmaları düşüncesiyle parçalanmışlardır. Nitekim bir Amerika rahatlıkla kontrol edebiliyor.
• Millet kavramından neyi anlıyorsunuz?
Kur'an-ı Kerim'deki millet kavramını anlıyorum
• Bütün müslümanlar millet kavramını Kur'an-ı Kerim'deki anlamıyla mı kullanıyorlar?
Bu soruyu kullananlara sorun. Ben öyle anlıyorum
• Kur'an-ı Kerim'deki millet kavramı nedir?
Milleti İbrahim. İbrahim'e sunulan öğretiyi, nasları kabul eden insanlar anlamında, yoksa İbrahim'in soyundan gelenler değil
• Sizinle bir telefon konuşmamızda Mehter Marslarının kavmiyetçilik yaptığını söylemiştiniz. Kavmiyetçilik yapan bu marsları radyoda yayınlıyor musunuz?
AHMED MUHTAR PAŞA'NIN ALLAH YOLUNA CENK EDELİM, ŞAN ALALIM ŞAN, ADLI BESTESİNİN DIŞINDAKİ BÜTÜN MEHTER MARŞLARI KAVMİYETCÎDİR, IRKÇILIĞI İÇERİR. Onun için de ben, mehter marşlarını dinlemiyorum ve genelde de çalmıyorum.
•"Genelde" dediniz. Ara sıra yayınlıyor musunuz, neden?
Evet, zaman zaman yayınlıyoruz. Diyelim ki reklâm çekilecek. Karşımızdaki adam "şu mehter marşının eşliğinde istiyorum" diyor. O istiyor, biz de çalıyoruz. Yoksa özel mehter saati diye bir saatimiz yok.
• Günümüzün popçularından istense de yayınlayacak mı¬sınız?
Hayır, hayır.
•Kavmiyetçilik haramdır. Mehter marşları da kavmiyetçi ise haramın birini yayınlayıp, diğerini yayınlamıyorsunuz, niçin?
Şöyle söyleyeyim: Haramlık noktasında sizin şu anda soruyu soruş tarzınızdaki kadar net haramdır diyemiyorum
• Türkiye geneline yayın yapan ve müslümanların sesi diye bildiğimiz TV’lerde sizi pek göremiyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu onlara soracaksınız. "Bafra'ya niye gelmiyorsunuz? Bafra'dakiler çağırmazsa ben niye geleyim" gibi bir şey.
• Bir ara mizah dergisi çıkarmıştınız, neden devam etmediniz? Ayrıca kitap yazmayı düşünüyor musunuz?
TENEFFÜS dergimiz çıkıyordu. O zamanlar Bakırköy civarlarında oturuyorduk. Şimdi Bakırköy civarlarında oturmuyoruz. Onun için TENEFFÜS çıkmıyor.
Kitap konusuna gelince: Gerçeği söylemek gerekirse ben yazı yazmaktan hoşlanmayan bir insanım. Yazı yazmak bana o kadar ters gelir ki; dünya kadar şey olur kafamda, bir türlü oturup yazamam. Fikri planda bir kitap yazmak istemiyorum. Zaten müslümanların yeterince kitabı var. Ben bunları aşamayacaksam, "Vay be! Biz yıllardır hu kitabı bekliyorduk!" dedirtmeyeceksem oturup da kitap yazmanın anlamı yok. Ayrıca ben bilgilerimi de biliyorum; ne fakihim, ne muhaddisim, O nedenle fikri planda bir kitap değil de belki bir şiir kitabı olabilir.
(Bölgesel yayın yapan TENEFFÜS Mizah dergisin in maddi imkânsızlıklar nedeniyle yayınlanmadığını İstanbul’daki okuyuculara hatırlatmak istiyoruz.-Hatice Adalar)
• Mektup dergisi okuyor musunuz? Okuyorsanız nasıl buluyorsunuz?
Mektup Dergisi'nin ilk çıktığı zamanlar biz bir sergi açmıştık. Recep Abi'yle de (Özkan) orada tanışmıştık. Hatta "Kapaklarımızı yapar mısın?" falan demişti. Sonra diyaloğumuz koptu. Mektup dergisi genelde hanımlara yönelik...
•"Kadınların Kaleminden Kadın Erkek Herkes için" diyor.
Yani herkese yönelik, ama genelde hanımların yazmış olmasından, hanımların tercih etmiş olmasından dolayı hanım dergisi.
•Öyleyse erkeklerin yazdığı dergilerde erkek dergisi mi?
Değil tabii ki. Yalnız, bizde hanımlar çok kutsaldır. Hanımların, bizim gözümüzde korkunç bir değeri vardır, kıymetlidir. Daha çok hanımların dergisi olması, sanki erkekler tarafından dokunulmazlığı olmasını gerektiriyormuş gibi. Belki psikolojik bir savunma diyeceksiniz. Allah (c.c.) şahit, .benim öyle bir konumum var. Dergi bize gelir. Açsam mı? Açmasam mı, gibilerden tereddüt ederim. Zaman zaman okuyoruz. Ama her ay, sürekli okuyorum desem de doğru söylememiş olurum
•Biraz da evdeki Abdulbaki Kömür'ü anlatır mısınız? Nelerden hoşlanır? Ne tür müzik dinler?
Kesinlikle müzik dinlemez. Evde çocuklarla oynamayı çok sever. Bir canavarımız var, 1,5 yaşında, onunla oynamayı çok severim. Evde çok hırçınımdır, bağırır çağırırım. Evde görmüş olsalar "Acaba dışarıdaki Abdulbaki Kömür bu mu?" derler
• Yaşadığınız, ilginç bir iki olayı anlatır mısınız?
Çok ilginç şeyler oluyor. Şu anda aklıma gelenleri anlatayım.
Bizde diğer camialarda olduğu gibi, konsere çıkarken özel kostüm falan yok. Üzerimizdeki aynı zamanda günlük kıyafetimizdir. Tabii günlük kıyafetleriniz içinden de en can alıcı olanını giyiniyorsunuz ister istemez. Bir gün Sivas'a gideceğiz, program var. Arkadaşlarla havaalanına gittik. Ama uçağı kaçırmışız. Bir sonraki uçak ise 13.30'da, 7'den 12'ye kadar havaalanında oturmanın anlamı yok. Geri dönelim dedik. Bu kez de taksi bulamadık. Biraz yürüyelim yolda rastlar diye yürümeye başladık. Kalabalık bir grup gidiyoruz. Diğer arkadaşlar taksi buldular. Ender Bey'le (Doğan) ikimiz kaldık taksiye sığmayan. Bir taraftan da kar-kış. Ender Bey çamura düştü. Üstü başı olduğu gibi çamur oldu. Dolayısıyla Ender Bey gidemedi Sivas'a. O enteresan bir hadise idi.
Bir de Almanya'da oldu. Adil Avaz kardeşimizle program yapacağız. Adil Avaz çıktı sahneye playback yapacak. Kaseti koydular. Meğer bozuk kasetmiş, acayip sesler çıkmaya başladı. Eyvah ne yapacağız!? Orada böyle korkunç bir hadise oldu. Bunları unutamıyorum. Ya da şu anda aklıma geldiği için bunları söyledim. Daha unutamadığım şeyler olmuştur.
• Son olarak Mektup dergisi okuyucularına bir mesajınız var mı?
Allah (c.c.) razı olsun. Herkes kendi dalında mücadeleye devam.
• Mektup dergisi adına çok teşekkür ederim. Allah (c.c.) razı olsun. Hakkınızı helal ediniz.
Ben teşekkür ederim. Allah (c.c.) hepimizden razı olsun. Helal olsun.
1.Ne İfrat Ne Tefrit, Musiki Hakkında Tam Tespit / Molla Aliyyü’l- kari (çev: Şinasi Kaya)
MEKTUP DERGİSİ, MART 1995
![[Resim: mektupdergisira4.jpg]](http://img71.imageshack.us/img71/503/mektupdergisira4.jpg)

